Oku, bilgilen, fikir sahibi ol; zihnin ve gönül dünyan zenginleşsin! Dr. Ismail Kaygusuz

Askeri Yönetimde Bir Epigrafo-Arkeolojik Araştırma Gezisi

Gerede yol ayrımına ulaştığımızda sabahın dokuzuydu. Ben ön koltukda, sürücünün yanındaydım. Serap’le Öztürk orta yerde, kucaklarında bir minyatür tavla,zar atıyorlardı. Hülya ile Sevim bir kıyıda, bir köşede ise Filistinli Halil kıvrılmış uyuyorlar. Araba, Arkeoloji son sınıf öğrencilerinden Kemal’e aitti ve kendisi sürüyordu. Annesi, babası işçi olarak yıllardır Almanya’da çalışıyorlardı. Her yaz onların yanına gidiyor ve bir arabayla dönüyordu otomobil permisi olduğundan. Bir süre kullandıktan sonra satıyordu. Bu kez altındaki çok az kullanılmış bir Ford minibüstü. Benzin masrafını aramızda paylaşarak,aynı sınıftan bir grup öğrenciyle araştırma gezisine çıkmaya karar vermiştik. Minibüsün koltukları olmadığından, öğrenciler minderler getirmiş, üzerlerinde oturuyorlardı.

Tavla oynayanlar yarım saatten beridir, “Hocam acıktık! Çorba içecek bir yer yok mu? “ diye soruyorlardı. Ankara asfaltından ayrılıp, Kastamonu-Zonguldak yoluna dönerken, başımı arkaya  çevirdim:

“Tavlacılar biraz daha sabredin, iki km. ilerdeki Söğütlü Çeşme lokantasında, bir kaç dakika sonra bol kepçe yayla çorbasına kavuşacaksınız, dedim. Haydi arkadaşlarınızı da uyarınız...”

Daha sözümü bitirmemiştimki, Kemal arabayı yolun kenarına çekip, ansızın durdurdu. Bana dönerek “eğer anlatmazsanız, açıklamazsanız vallahi gitmem, dedi. Gerede görününce, bir yazıtta bu kentin Tanrıçasının adına rastladığınızı ve bugün bile hala tanrıçanın tapınç gördüğünü söylediniz, ama bir açıklama yapmadınız. O andan beri kafam allak bullak oldu. Arkadakiler uyudukları icin duyan olmadı. Zaten tavlacılar kendi alemlerindeydi. Antik bir kentin tanrısı nasıl bugün hala saygı görür, tapınılır? Açıklayınız lütfen! Eğer yakınsa ilk önce o yazıtı görelim.”

“Haydi Kemal! dedim, çalıştır şu arabayı! Söğütlü Çeşmede çorba içerken anlatırım.”

Kemal kollarını ensesinden geçirip geriye kaykıldı. Tavlacılar gülmeye başlamıştı. Israr ediyordu:

“Yok Hocam, anlatacaksanız. Adımımı atmam, yani tekerleği döndürmem. Hey millet uyanın! Hoca Gerede Tanrısını anlatacak!” diye bağırırken, iki kez de korna çaldı. Ben de gülmeye başlamıştım. Uyuyanlar, “ne Tanrısı yahu? Gerede’nin de Tanrısı mı olurmuş? Bunu nereden çıkardınız?”   gibisinden söylenerek uyandı ve öbür ikisi oyunu bıraktı.

Artemis Kratiane=Artemis Kratianh(Gerede tanrıçası Artemis) adı, Gerede’ye 40-45km uzaklıkta, Eskipazara bağlı Tamışlar köyünün bir küçük mezrasında bulmuş olduğum yazıtta geçiyordu. Ecdattan Rahip Phronton oğlu Alkias, Krateia (Gerede’nin eski çağlardaki adı) Artemisi için bir sunak yazıtı dikmiş. İ.S.2.yüzyıla ait bu yazıtta Tanrıçanın adı ilk kez geçiyordu. 3.yy. Roma İmparatorlarından Heliogobalos döneminde basılmış Krateia paralarından Tanrıçanın betimleri biliniyordu. Yazıttan anlaşılacağı üzere Tanrıçanın tapınç alanı Paphlagonia içlerine dek uzanıyormuş. Ama asıl önemli olan, sunak yazıtının bulunduğu alanın kutsallığını değişik biçimde bugün dek sürdürmekte olmasıdır. Emrodere adını taşıyan bu mezra, bir vadinin başında yer alıyor. Bu vadi bir tepeyi dolanarak, Eskipazar ovasına iniyordu. Tepeninn üzerinde ise, Kimista adında bir Roma dönemi yerleşmesinin kalıntıları vardı Deresamail köyü arazisinde. Gerede’nin Artemisi’ne karşı, buranın koruyucu tanrısı Zues Kimitenos (Kimista Zeus’u) idi. Yerleşme bir kwmopolis (Kasaba) düzeyindeydi. Antik dönemlerde kentler Halk (Dhmos), Yaşlılar (Gerusia veya Geraioi) ve Kent  (Boule) adlarını taşıyan üç meclise sahiptiler. Biri eksik olduğunda kent (Polis) olarak tanınmazdı. Kimista’da yirmiden fazla yazıt bulmuş ve yayınlamıştım. Ama hiçbirinde Bule meclisinin adı geçmiyordu, diğer ikisi sık sık kullanıldığı halde. Ancak mezranın adı olan Emroder’in, Enderon (yazıtta Endeiron) adıyla Kimista’ya bağlı bir köy olduğunu saptamıştım. Enderon köyü (kwmh Endeirwn) namına bir kahin (önbilici), köylülerin maddi olanaklarını kullanarak, bereket tanrıçası Demeter ve (kızı) Kore’ye ait ve kasabanın akropolisinin kuzeybatı eteğindeki büyük tapınağı onartıyor. Kült odasının ön kısmına(pronaos= pronaos) heykeller diktiriyor. Tepenin en yüksek yerinde ve yarım saat uzaklıktaki bu köye doğru bakan bir kaya üzerine kazınmış yazıtı, 210 tarihini taşıyordu. Daha önemlisi köyün kurucularının Dalmatia (Bügünkü Yugoslavya'nın Adriyatik kıyıları) bölgesindeki Enderum(Latince)-Enderon(Grekçe)’dan gelmiş olmalarıydı. Geldikleri yerin adını vermişlerdi atalarının anısını yaşatmak için. Kuvvetle inanıyordum ki Emroder (Emrodere ve Emiroderesi de deniliyordu)   adı, Enderon’dan bozularak günümüze  değin ulaşmıştı. Köy arazisinde bulunan bazı yazıtlar ve antik kalıntılar, burada çok geniş bir alana yayılmış eski bir yerleşme olduğunu zaten gösteriyordu.

Emrodere’ye ilk gittiğimde, Gerede Artemisi için dikilmiş sunak yazıtını, çevresi taş duvarla çevrilmiş kuru ve çok kalın bir ağaç gövdesinin dibinde buldum. Önünde ise genç bir kadın çocuğu kucağında oturuyordu. Ben yazılı taşa yaklaşınca, kenara çekilip bir taşın üzerine oturdu. Benim taşı yıkayıp, kağıt kalıp almamı ve fotoğraf çekmemi ilgiyle izliyordu yüzünü kapatmış. Ben de onun neden  burada oturup beklediğini şiddetle merak ediyordum. O sormadı, ama ben ne yaptığımı anlattım. Taşı temizleyince yazıyı rahatlıkla okumuştum çünkü kırık ve silik harf yoktu. Ama elbetteki kadına; bu bir kentin tanrısı için dikilmiş ve üzerinde libation (kutsal temizlenme, pürifükasyon) yapılan altardır (sunak) demedim. Yazıda neler yazılı olduğunu tam çıkaramadım yalanını söyleyerek geçiştirdim. Açıklamaya kalksam elbetteki anlayamazdı. O ise açık ve tam bir inanmışlık içinde konuştu: Burası bir evliyanın mezarıymış. Bu taşı bir evliya ta dünyanın öbür ucundan atmış, gelmiş buraya düşmüş. Koca ermiş taşını bulmuş, buraya yerleşip, yurt edinmiş! Karnı şişen, toprak yiyen çocukların derdine derman olur, aşıkların da muratlarını verirmiş. Burasını ziyaret edip de derdine derman isteyen dermansız kalmazmış. Mademki İstanbul’lardan buralara kadar gelmişim, bir dilek dilemeliymişim,ne istersem olurmuş. Çocuğu toprak yiyormuş, karnı şişmiş. Üzerinde uykuya yatıp düş görecekmiş; ayrılırken de bir tutam evliyanın toprağından çocuğuna yedirince “kirp!”diye kesilirmiş hastalığı...

Yazıtı tam çözdüğümde kendi kendime: “Hey Zeus’un günah çocuğu Artemis! Kinci Hera’nın öfkesinden korkan anan Leto Apollon’la seni, varolmayan bir zamanda, Delos adasının varolmayan gizli bir mağarasında doğurduğundan beri antik insanlara tanrıçalık yaptığın yetmedi mi? Çağlar aşıp yirminci yüzyıla gelmiş Gerede Artemis’i olarak, yeni bir tanrısal işlevle Emrodere’lilerin dertlerine derman oluyorsun, aşkolsun sana!” diye söylendim durdum.

Bu son tümceleri söylev çeker gibi  söylemiş olacağım  ki kısa bir soluk aldığımda, bir alkıştır koptu minübüsün içinde. Zaten bu konuda konuşacaklarım da bitmişti.

“Çocuklar dedim,alkışlarınızı boşa harcamayın! Söz veriyorum, eğer bir terslik olmazsa yaz sınavlarının sonunda, yani iki ay sonra ikinci epigrafo-Arkeolojik geziyi,  Kimista (Deresemail köyü) ve Endeiron’a (Emrodere’ye) yapacağız. O çok ilginç yazıtları, yerinde göreceksiniz. Bazıları in situ, yani yeri bile değişmemiş, yazıldığı yerde duruyor. Emrodere’de gördüğüm üç yazıttan ikisi tarihli. Bunlardan biri ile, mezraya 10 km uzakta bulunan Boncuklar köyünde bulduğum mezar yazıtı aynı ailenin bireylerinin adlarını taşıyor. 40 yıl arayla dikilmiş bu iki yazıt sayesinde 2.yy.ın ilk yarısı ile 3.yy.ın ikinci yarısının başlarında yaşamış Kouleis ailesinin üç kuşaklık soyağacını çıkarmak mümkün oldu. Yine bu dönemlerde Kimista komopolis’nden (kasaba-köykent), bugünkü Romanya’nın Dacia bölgesine işçi göçüne benzer bir güç dalgası söz konusu. Antik dönemde bu bölgede işletilen maden ocaklarında çalıştıkları anlaşılıyor. Elbetteki yazıtlarda Kimistalıların (Kimistenoi) maden ocaklarına çalışmaya gittikleri yazılmış değil. Sözünü  ettiğim bölgede bulunan birkaç sunak yazıtı bunu ispatlıyor; orada anakentlerinin tanrıları Zeus Kimistenos için dikmişler bu yazıtları. O çevrede böyle bir yerleşme yeri yoktur, bizim Kimista’lılar bunlar. 2.yy.dan 4.yy.ın sonlarına dek kazandıklarını buraya akıtmış olacaklar ki, kasabalarının, yani Kimista’nın varsıllığını belirleyen yazıtlar hep bu yüzyıllara ait..”

Konuşmayı Söğütlü Çeşme’deki lokantada hala sürdürüyoruz. Daha doğrusu Kemal’in yüzünden hep ben konuşuyorum. Sıcak mercimek ve yayla çorbalarımızı atıştırırken, hocalık gevezeliğim tutmuştu, çekilecek gibi değildi. Bereket bizden başka müşterisi yoktu lokantanın.  Birden Öztürk mırıldandı:

“İnşallah çıktığımız şu geziyi başımıza bir iş gelmeden bitiririz. Baksanıza askeri araçlar geçiyor; Üniversiteli olduğumuzu bilseler başımıza üşüşürlerdi.”

Bir jiple birlikte dört cemse geçti içi silahlı asker dolu. Aslında akıl işi değildi bizim bu gezimiz. Haklıydı Öztürk; profesör, doçent, asisitan ve Üniversite öğrencisi avlamak için yarış halindeydi darbeciler. Onların gözünde Üniversite anarşi yuvasıydı. Bir yıl olmadan binlerce kişi içeri alınmış, tutuklanmıştı. Sol görüşlü oldukları saptanan, önceden fişlenmiş hocalar görevden uzaklaştırılmış ya da hapse atılmışlardı. Kendi meslektaşlarını, arkadaşlarını ihbar eden karşıt görüşlü prof.lar ve dekanlar türemişti. Konsey üyelerine ihbar mektupları yağıyordu. Sıkıyönetimin her alanda baskısı belirli saatlerde yada öngörülen saatlerde sokağa çıkma yasakları ve adım başı durdurulup aramalar ve ev basmalarla sürüyordu! Sokağa çıkma yasağı saatleri için özel izin almak, çok özel  koşullara bağlıydı. Bizim sadece Eski aserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünden özel araştırma gezisi iznimiz vardı. Gideceğimiz, araştırma yapacağımız yerleşim birimlerinin adları tek tek yazılıydı ve katılanların isim listesi de eklenmişti. Herşeye rağmen kasaba ve kentlere girmemeye kararlıydık. Eskiahır ve Kurmalar köyüydü hedefimiz sık sık askerle karşılaşmamak için. Gezimiz günlüktü ve sokağa çıkma yasağından önce evlerimizde olacaktık.

Öztürk’ün mırıldanmasından sonra dışarıya doğru bakan öğrencilere: “Çocuklar inşallah içinizde, kimliğini unutan biri olmamıştır, dedim. Dışarısıyla da fazla ilgilenmeyin. Farkına varırlarsa makinalı tüfeklerle başımıza dikilirler. Belli ki bir baskına gidiyorlar; ihbar almışlardır mutlaka. Ülkede herkes muhbir kesildi. Serap uzun kızıl saçlarını öfkeyle arkaya savurarak,“elbette, muhbirler ödüllendiriliyor; para kapmak için yarışıyor onlar da” dedi. Kemal hırsla söylendi: “Herhalde kelle başı alıyorlardır.”   Filistinli Halil pek kavrayamamıştı. İki yıllık bozuk Türkçesiyle sordu:

“Ne demek kelle baş? İkisi aynı şey değil mi? Kemal ben anlamıyorum, ne dedin?” Kemal ağır ağır “Ne demek olduğunu anlama daha iyi. Namussuzluk, işte!” diye yanıtladı açıklama yerine.

Saat 10.30’a doğru, Ilgaz’a giden yol üzerinde biraz ilerleyince, Eskiahır köyünün tahta levhası göründü. Köy, Çankırı’nın Kurşunlu ilçesine bağlıydı ama Ilgaz’a daha yakındı. Bu köyden Satılmış Kaya’nın evinde bulunan bir Roma dönemi yazıtının kağıda çekilmiş ilk kopyası, değişik yollardan 1975 yılında elime geçmişti. Bir sonuç alamayınca mektup yazarak, umutsuzca fotoğrafını istemiştim. Meğer adam yazıtı çıkardığı 60’lı yıllardan beri, çektiği yazıt fotoğrafını çok kişiye göstermiş ve Almanya’lara dek göndermiş. Ancak yanlış bir yol izlediğinden, elbetteki sonuç alamamıştı. En tanınmış antikacılara ve İstanbul’da bazı kilise papazlarına da yollamış. Define bulacağı umuduyla binlerce lira harcayarak, defineciler davet etmiş paylaşma karşılığında. İçinde, uzaktan çekilmiş yıpranmış bir fotoğraf bulunan mektubunda bunları uzun uzun anlatıyordu. “Beyim diyordu, kimi dedi: ‘define ya karşında ya duşunda (önünde); taşın büyüklüğünde demir bir sandık içinde’. Kimi dedi: ‘On adım doğuya yürü, dur! Sağında yuvarlakça bir kaya göreceksin, at resmi çizilmiştir üstüne. Atın ayakları malın yerini gösteriyor! Üç kulhüvallah oku, vur kazmayı!” Bu son cümleye katıla katıla güldüler. Hülya, “demek dedi, Roma İmparatorluk çağında bir müslüman taşçı tarafından hazırlanmış bu yazıt” Serap atıldı:

“Belki de yazıt Bismillahirrahmanirrahim’le başlıyordur, ama hocamız okuyamamıştır onu!” Kemal ise dalga geçmeden akıllıca yorumladı:

“Yahu anlamıyor musunuz? Adamın ilk işi çok derin okumuş(!) bir cami hocasına göstermek olmuş. O da karakaplı kitaplarına bakıp konuşmuş!”

Öztürk minderinin üzerinde diz kurarak, “Hocam! Bismillah deyip, birşey sorabilir miyim?” deyince, benden önce Sevim karıştı söze, “konu dışına çıkma, taşla ilgili olsun ha!” diye uyardı. Onun karışmasına alınmış göründü Öztürk.

“Haydi  sor Öztürk!” dedim.

“Merak ediyorum; yazıtı okuyanlar arasında, malın taşın içerisinde olduğunu söyleyen çıkmamış mı?”

“Çıkmaz olur mu? Taşın içindeki gizli gözlerde altın dolu olduğunu söyleyenler de olmuş. Yazıya göz gezdirip, ancak tılsımını bilmek gerekliymiş. Tılsım yazıtın içindeki harflerden biriymiş; onu bulup dokununca, gizli gözler açılıp altınlar kendiliğinden dökülürmüş!” Öbürlerinin gülmeleri arasında Öztürk ciddi ciddi sordu:

“Peki neyle dokunmak gerekiyormuş?”

“İşte bunu okuyamıyorum demiş. Öyle bir kelime var ki her bakışta değişiyor. Ne ifade ettiğini anlayabilsem, harflerin hepsini vurarak deneriz ve altınlar şakır şakır dökülür önümüze!”

“Sahi Hocam, diye sordu Serap, bütün bunları nasıl uyduruyorlar Allahaşkına?”

“Bu sorunun yanıtını bulmak güç Serap, dedim. Belki de insanın çözülmezliğinde yatıyor. Hepinize soruyorum. Satılmış Kaya içinizden biriyle karşılaşıp, size yazıtı göstererek mutlaka bir yanıt bekleseydi, ne yapardınız?”

Hepsi birden bağırdı:

“Size gönderirdik Hocam!”

“Bırakın yağcılığı! Şaka yapmadım. Yerinize ben yanıtlayayım: Eğer gerçekten tek başınaysanız, bildiğiniz birkaç Grekçe cümleyle ahkam kesmeye başlarsınız. Bildiklerinizin sınırlarını zorlayarak hayal dünyanızda bilgiler üretmekten hiç çekinmezseniz. İnsan, aşılmamış olduğunu farkettiği an, bilgi küpü kesilir, neler uydurmaz ki!” soluklanmamdan yararlanıp Kemal bir saplama yaptı:

“Çok haklısınız hocam. Derslerde hocalar birşey soracak diye masaların altına giriyoruz. Ama Arkeoloji sözcüğünü hayatında duymamış insanların karşısında dört başı memur bir arkeolog kesiliyoruz...”

Satılmış Kaya’nın evindeki yazıtı, gönderdiği fotoğrafı Fakültenin fotoğrafçısına  büyüttürüp, ayrıntılı birkaç kesit aldıktan sonra çözebilmiş. Kısa bir süre önce Almanya’da çıkan bir mesleki dergide Fransızca olarak yayınlamıştım. Yazıt bölgenin Eskiçağ kültür tarihine yeni yorumlar getiren bilgiler içeriyordu. Barbas adında, ünü Roma’ya dek ulaşmış bir bölge hekiminin mezar yazıtı idi. Hem cerrah olarak hem de hekim yetiştiren biri olarak, en verimli çağında öldüğü belirtiliyordu. 2.50m. yüksekliğinde ve 24 satırlık yazıtta, İ.S.2.yy.ın başlarına ait olduğunu belirleyen ibareler vardı. Çankırı(Gangra) bölgesinde bin yıllık bir tıp geleneğinin varlığını;  tıp eğitimi merkezlerinden biri olduğunu gösteren ip uçları saptamıştım. Her ne kadar tanınmış Fransız yazıtbilimci Louis Robert,  Bulleten Epigraphique dergisinde, Hekim Barbas’ı annesi ve babasının övgülerine dayanarak fazla yücelttiğimi eleştirmişse de, yine ısrar ediyorum: Bölgede köklü bir tıp eğitim merkez geleneği sürmemiş olsaydı, Sultan Alaaddin Keykubat (1219-1236)zamanında Çankırı’da bir şifa yurdu kompleksi yapılmazdı. Caracalla (198-212) ve Septimius Severus (212-218) dönemlerinde Gangra’da basılmış paralarda Asklepios-Glykon yılanının betimlenmesi boşuna değildir. Tıp tanrısı Asklepios tapınaklarının hastahane, rahiplerinin hekimlik işlevlerini, Bizans döneminde metropolis kiliseleri ve görevlilerinin yüklenmiş olduğu biliniyor. Gangra-Paplagonia eyaletinin metropolisi (dinsel başkenti) olarak önemli bir episkoposluk merkeziydi. 1180’lerde Karatekin’in Çankırı kalesinin fethiyle birlikte, türkleşmeye başlayan çevrede, yerli kültür gelenekleriyle içiçe yaşanmaya başlanmıştır. Sultan Alaaddin’in atabeylerinden Ferruh Cemalettin tarafından yaptırılan Selçuklu Şifa yurdu, bu bin yıllık tıp kültürü geleneğinin son halkası olmuştur. Asklepios-Glykon yılanından esinlenip sarmal yılan ve kadehten süt içen yılan motiflerini duvarlarına kazıyarak simgeleştirmişler. 1930’lu yıllarda Tıp ve Eczacılık Fakültelerine, tıp tarihçisi Prof. Dr. Süheyl Ünver’in önerisiyle, simge olarak kabul edildiğinden hala yaşamayı sürdürüyorlar. Gangra (Çankırı) tıp geleneği, aşırı milliyetçi kafaların Selçuklu Şifa yurdundaki bu simgeleri, Türkler’in Orta Asya’dan getirdikleri iddialarını temelden çürütüyor.

Bir dersimde projeksiyonla slaytlarını gösterip, tarihsel ve kültürel yorum ve açıklamalarını yaptığım işte bu yazıtı yerinde görecektik. Öğrencilerime yazıtın başında kısa bir seminer yapmaya söz vermiştim. Yeni karşılaşılan bir yazıtın nasıl incelenmesi gerektiğini anlatacak ve Eskiahır köyü yazıtının açıklama ve yorumlarını bizzat taşın üzerinde yineleyecektim.

Minübüsümüz yeni mıcır dökülüp, bir iki kez asfalt çekilmiş şosede ağır ağır ilerlerken, yazıtın içeriği ve kültürel verilerine ilişkin bu bilgileri geçiyordum. Yazıtın başında anlatırken daha iyi kavrayabilmeleri için gerekliydi. Asfalt yol, eski adı Amnias olan Devrez çayının yatağını izliyordu. Köy çayın öte geçesindeydi, evlerinin bir kısmı ağaçlar arasından görülüyordu. Yol ayrımında Kemal, burnunu köy yoluna çevirerek arabayı, tam Eskiahır köyünü gösteren levhanın yanında durdurdu. Orada duran bir köylü, yol boyundaki kavak ağaçlarına doğru el salladı. Sonra koşarak, açmak üzere bulunduğum arabanın kapı koluna yapıştı. “Hoş geldiniz beyim, hoş geldiniz!” dedi elime sarılarak. Ben, “Hoş bulduk hemşehrim,dedikten sonra sordum: Eskiahır köyüne bu yoldan mı gidiliyor? Araba köyün içine kadar girebilir mi?” Adam: “Bu yol sizi köy meydanına kadar çıkarır vallaha billaha begim!” dedi saygıyla.

“Peki Satılmış Kaya köyde mi?”

“Vallaha billaha köyde begim! Köyün muhtarı o. Akşam tellal çağırtıp geleceğinizi köylülere haberledi. Çifte çubuğa gitmedik sizi bekliyoruz vallaha billaha!”

Köylünün son sözlerine şaşırmış bir durumda hiçbir şey söylemeden minübüse girdim. Öğrenciler şaşkın bana bakıyor ve adamın ne demek istediğini benim yüzümden okumaya çalışıyorlardı sanki. Kemal arabayı yavaş yavaş köye doğru sürmeye başlamıştı.

“Bir yanlışlık olacak, dedim. Gerçi Satılmış Kaya ikinci mektubunda, ilkbaharın ortalarına doğru mutlaka sizleri bekliyorum diye yazmıştı ya... Hatta bu mektupta  ‘iyi ki benden bir fotoğraf istedinizdi. Hele taşın yazısı hakkında bilgi vermeseydiniz, vallaha billaha kıracaktım; mademki altın içindeki gizli gözlerde saklı, büyüsü müyüsü mü kalırmış? Kırıverirsem  şangırt, diye dökülür dediydim! Köylü cahilliği beyim, herkese inanıyoruz..”

Kemal sözü nereye getireceğimi anlamış olacakki, “Peki Hocam, gün vermediyseniz, niye bizi beklesinler? Ne diye çifte çubuğa gitmeyip, bizi karşılamaya hazırlansınlar?” diye konuştu. Serap yine dalgasını geçmeye başladı:

“Niçin olmasın? İstanbul Üniversitesinden bir hoca öğrencileriyle bir köyü ziyarete geliyor; bir çok şeyler sorarlar belki de bir konferans isterler.”

“Yok daha neler!” derken, mektuba ne yazdığımı pek iyi anımsamadığım için, acaba tarih mi verdim, diye kuşkulandım kendimden. Ama versem bile, karşılama aptallığı için köylüyü işinden gücünden etmenin ne anlamı var?

Taze yeşil giysilerine bürünmüş kavak ve söğüt ağaçları arasından yavaş yavaş kayarak, köy meydanına ulaştık. Ama o ne? Köyün erkekleri meydana toplanmış, asker gibi sıra sıra olmuş bekleşiyorlar. Biz alana girer girmez davul zurna Ankara misket havasını çalmaya başladı. Sıraya girmiş köylülerin önünde bir küme genç, hemen halka olup Misket oynamaya girişmişlerdi bile. Arabayı durdurduk. Şaşkınlığımız bir kat daha artmıştı. Öğrencilere, “Siz bekleyin biraz!” işareti yaparak, indim minübüsten. Üç kişi bize doğru geliyordu. Öndeki uzun boylu, esmerce ve yakışıklı, orta yaşlı biriydi. Eskice lacivert bir takım giymiş ve kravatlıydı. Arkasında yürüyen resmi giyimli korucu ile bir gencin arasında boynuzlarına elma takılmış, süslenmiş, kınalanmış bir koç vardı. Minübüsten blucin pantolon üzerine kalın bir kazak geçirmiş birinin inmesinden kuşkulanmış olacaklar ki, duraklar gibi oldular. Ben yaklaşıp selam verdim. Öğrenciler de meraklanmış, beklememiş minübüsten iniyorlardı.

“Satılmış Kaya’yı görmek istiyordum” dedim. Öndeki giyimlice olan yakasını ilikleyerek, “Benim beyim, dedi. Ben Muhtar Satılmış Kaya!” Adam bir bana bir öğrencilere, minübüsten inmiş olan kızlı erkekli gençlere bakarak kim olduğumuzu anlamaya çalışan bir havaya girmişti. Bir anda davul zurna susmuş; o çok sevdiğim Ankara Misketi’ni oynamaya başlamış olan oyuncular da durmuştu. Eğer koşullar uygun olsaydı, hemen koşar katılırdım ve oyunu kesmelerine meydan mı verirdim?  Başka birilerini beklediklerini anlamıştım.

Durumu kavrayan Satılmış Kaya, ben daha kendimi tanıtmadan, “Siz dedi,İstanbul Üniversitesi’nden İhsan bey olmalısınız!”  Ben başımı sallayınca, “hoş geldiniz Hocam. Bu gençler de öğrencileriniz mi?” deyip hepimizin elini sıktı. Kurbanlık koçu tutan genç köylü ortada kımıldamadan duruyordu, Korucu da Muhtara uyup bizlere “hoşgeldiniz!”derken, Satılmış Kaya geri dönüp bağırdı birden:

“Haydi dağılın! Ben biliyordum, bir yanlışlık var; Vali bey saat bire doğru gelecekleri haberini göndermişti. Yanlış işaret verildi. Korucu! Haydi sen koş, bir solukta haber ver bekleyenlere çıkıp gelmesinler. Yerlerinden ayrılmasınlar!”

Bir kaç kişi daha gelip “hoş geldiniz!” dedilerse de, çoğunluk kahvenin önüne toplandı. Satılmış Kaya’nın evine doğru yürürken bizi uzaktan seyretmeye başladılar. Satılmış Kaya bir yandan anlatıyordu:

“Çankırı Valisi ile bölge sıkıyönetim komutanı Ilgaz’dan Kurşunlu’ya geçerlerken bizim köye uğrayacaklar. İhtilalden sonra silahlar toplanmaya başlanınca, askerin köyü arayıp taramasına fırsat vermeden, köylülerdeki silahların hepsini toplayıp bir liste yaptım. Onları köy ihtiyar heyetiyle birlikte götürüp Çankırı’da sıkıyönetime teslim ettik. Bu nedenle komutan bizden çok memnun! Diğer köylere bizim köyü örnek göstermiş hep.”

“Anlaşıldı dedim, bu memnuniyetini köyünüzü şereflendirerek gösterecek! Peki çok silah var mıydı köyünüzde? Saklayan oldu mu?”

“Hiç saklayan olmadı. Beni sevip sayarlar sayenizde. Tahmin etmediğim sayıda 100’e yakın silah teslim ettim her çeşit markadan.” Sözü değiştirip sordum evine yaklaştığımızı söyleyince:

“Bizim taştan ne haber? İnşallah şeytana uyup da kırmadın onu!”

“Nerdeyse kırıyordum vallaha billaha Hocam! Neredeyse kültür katili olacaktım. Sizin mektuplarınızı okuyunca aklım başıma geldi, gözüm açıldı. Bak onu evin önüne diktim. İlk yazdığınız mektuptan sonra, yıllar önce gelip görmüş olan müze müdürüne gittim. Ben dedim para mara da istemiyorum, götür dik müzenin önüne herkes görsün şu önemli tarihi eseri. Ne yapayım adam götürmüyor, mektubuma cevap bile vermedi. Onu kendim korumaya aldım. Evime gelen konuklara, hükümet adamlarına gururla anlatıyorum, taşın başına geçip açıklıyorum.Bana yazdıklarının hepsini ezberledim. Hele bazı defineciler gelip, taşın başına geçerek uyduruk şeyler anlatmaya başlayınca, deli oluyordum. Adamların sözlerini kesip yazının gerçek anlamını verince, götlerine bakarak çekip gidiyorlar artık.”

Satılmış Kaya’nın, sıkıyönetim komutanı ve Vali’yi karşılamak için toplanmış bulunan köylülerine bizi tanıtmasından sonra onların bakış ve davranışlarından rahatsız olmuştuk. Şu anda bile yanımıza gelmiyor, geriden geriden kümelenmiş bakışıyorlardı. Konsey başkanının demeçlerinde Üniversiteleri anarşi yuvası olarak suçlaması, ülke çapında Üniversite ve öğretim üyelerine, öğrencilerine karşı düşmanlık tohumu atmıştı. Üstelik bir saat sonra sıkıyönetim komutanı gelecekti. “Bir tas ayranınızı içelim!” demişler ya, köylüler büyük bir hazırlık içindeydiler. Ayaklarına bir koç kurban edip, varını yoğunu ortaya koyarak onları ağırlayacaklardı. Daha taşın yanına varmadan hepimizde endişe başlamıştı. Onlar gelmeden köyden ayrılmamız lazımdı. Gezi kıyafetlerimiz bile onlara batabilirdi; karşılık verme, kendimizi sözle savunma durumunda tutuklanıp başımıza dert açılabilirdi, köylülerin karşısında sorup soruşturma ve hakaret edici sözlerine maruz kaldığımız zaman. Araştırma iznimizin olması, sıkıyönetim komutanı albayın alay ve hakaretlerini ve araştırmamıza engel olmasını durduramazdı.

Ben Satılmış’ın anlattıklarını dinlerken, endişeyle izliyorlardı çocuklar söze karışmadan. Elbetteki ben de aynı endişenin kıskaçları arasındaydım. “Bak dedim. Satılmış dostum, fazla kalmayacağız. Taştaki yazıtı öğrenci arkadaşlarıma okuyarak bazı teknik açıklamalar yapacağım 15-20 dakika içerisinde..”

Evi iki katlıydı Muhtar Satılmış Kaya’nın. Çifte kanatlı kapının sağında duvara dayalı duruyordu taş. Üçgen alınlığının iki yanındaki kıvrımlara palmette, derince konturlanmış alınlığın ortasına büyükçe bir rosetta motifleri yapılmış. Her satırında 6-7 harf olan yirmi dört satırlık yazıt çifte profilli dikdörtgen tabula ansata (sınırlandırılmış levha) içerisindeydi. Taşın böylesine süslü hazırlanmasına karşılık harfler, İmparator Hadrianus (98-117) döneminin özentili, süslü Helenistik çağ öyküntüsü özelliklerini taşımıyordu. Bilgisiz bir taş yazıcının elinden çıktığı belliydi. Oysa içeriğindeki bazı terimler, özellikle Epi tes  eghmonidas Romhs (Kraliçe Roma’ya kadar veya Roma çevresinde) terkibi yazıtın bu döneme ait olabileceğini gösteriyor. Hadrianus çağına ait birçok yazıtlarda Kraliçe Roma nitelemesi bu yazıtı tarihlemede yardımcı olduğu gibi, terkibin bir başka çeşitlemesinin çok sonraki çağlar İstanbul için kullanıldığına tanık oluyoruz. İmparator Jüstinianus(527-565) başkenti

Konstantinopolis için, Novellae(Yeni yasalar)’ında “Kraliçe kent (He Basillissa Polis)” sıfatını sıkça kullanmıştır. Satılmış Kaya bizi içeri davet etti, ama girmedik. Öğrenciler yazıtın tam önünde uzatılmış, kalınca bir kavak kütüğünün üzerine tünemişlerdi. Ben yazıyı okumaya hazırlanırken Satılmış içeriye girip çıktı.

“İçeriye bir bakraç ayran hazırlamalarını söyledim,dedi. Hiç değilse bir acı ayranımızı içmiş olursunuz. Çekincenizi çok iyi anlıyorum. Köylülerin davranışları sizi rahatsız ettiği gibi, valinin ve sıkıyönetim yetkililerinin siz buradayken gelmesi de hoş olmaz. Ama benim yanımda rahat olunuz, Allah aşkına! Ben okumayı seven bir insanım. Çok isterdim, ama tahsil yapma olanağı elime geçmedi. Okuyanlara karşı sevgim ve saygım büyüktür. Belki mektubumda bu taşla ilgili saçma sapan şeyler yazdığım için beni çok cahil buldunuz, ama umut dünyası bu! İlkokul, lise öğretmenlerinden albayına kadar birçok kimse gördü ve farklı şeyler söylemediler inanınız. Ben Üniversiteleri ilim irfan ocağı olarak bilirim ve düşüncem de değişmez. Bilim ve araştırma uğruna buralara kadar gelmiş şu temiz yüzlü gençlerin anarşist olacağına asla inanmam..”

Muhtar Satılmış Kaya’dan bu sözleri hiç beklemiyorduk. Hiç değilse halktan bir kişinin bizler için, Üniversite için olumlu düşünmesi bizi rahatlatmıştı. O sürdürüyordu biz birbirimizin yüzüne bakarken:

“Köyümüz köy olalı ilk kez bir Üniversiteden hoca ve öğrencileri geliyor; bizimkiler onları el üstüne kaldıracaklarına, surat asıyorlar. Ben onlara gösteririm, hele şu vali ile komutan gelip gitsin. Zaten darbeci genareller ne yaptıklarını bilmiyorlar! Laf aramızda, gencecik insanlar ipe gidiyor, nice ocaklar sönecek bu gidişle!..”  Birden sustu. Kardeşi ayranı getirmişti. Anlaşılan ona bile güvenmiyordu, asker hakkında konuşurken. Oysa bize güveniyordu ve inanıyordu ki darbe Üniversiteye, özgür düşünceye karşı yapılmıştı ve biz darbenin aleyhindeydik...

Fakültede hazırlayıp, çoğalttığım yazıtın Grekçe metni ve Türkçe çevirisini öğrencilere dağıttım, taş üzerinde okurken izlemeleri için. Bir tane de Satılmış Kaya’ya verdim. Adam nasıl sevindi. “Bunu dedi, odanın duvarına camlatıp asacağım. On beş yılı aşkın bir süreden beri bana hayaller kurduran şu taşın sırrına en sonunda erdim ve içim rahat.” Öğrencilerin arasına oturdu. Bir yandan ayranlarımızı yudumlarken, ben taş üzerindekini okumaya başladım. Satılmış Kaya da öğrencilerle birlikte ciddi ciddi sonuna dek izledi:

“Barban kata te paideian kai iatriken oudenous devteron os kai epi ths hgemonidas

eudokimesas Romhs, teleutesanta en akme tes helikias Gordios  Axiu o pathr kai

Iusta h mhthr mnhmhs kai teimhs  hneken…”

(Barban kata te paideian kai iatriken udenus devteron hos kai epi tes hegemonidas evdokimesas Romes, televtesanta en akme tes helikias Gordios Aksiu ho pater kai İusta he meter mnemes kai teimes heneken…”

Gerçekten tam zamanında ayrılmışız köyden. Köy yolunu aşıp asfalta düştüğümüzde, Ilgaz’dan çıkmış olan konvoyun ucu görünmüştü. Bereket çayın vadisini izleyen antik yolun kalıntılarının yer yer üstünden ve yanından geçen birkaç km.lik bir yol vardı Çankırı-Kastamonu asfaltına ulaşan. Bu yol öğrencilere göstermek istediğim Cendere-İnköy mağaralarına iniyordu. Konvoyun otomatik tabancalı askerleri ve bir subayı taşıyan öncü cipi henüz yaklaşık 100 metre kadar ilerideyken biz asfalttan ayrımıştık. İkinci araba sıkıyönetim yetkilisinin üçüncü araba ise, Vali’nin forsunu taşıyordu. Önümüzdeki tepeyi aşıncaya dek 6-7 sivil ve askeri araba saymıştık. Kemal:

“Yandı Eskiahırlılar dedi, küplerdeki tereyağını, sandıktaki-sepetteki balını kaymağını bir çırpıda silip süpürecekler!” Hülya ile Sevim aynı anda:

“Boğazlanacak koçları, tavukları, horozları saymıyorsun!” deyince Öztürk:

“Yahu neredeyse kınalı koçu, bizim hocanın ayağına kurban edeceklerdi” diye domuzuna bir ekleme yaptı ve kahkaha patladı.

“Artık kendinizi güvencede sayıyorsunuz galiba? Yarım saatten fazla oluyor ki ağzınızı bıçak açmıyordu. Davullu zurnalı, kınalı koçlu karşılanma şaşkınlığımız geçmeden, sıkıyönetim komutanı ve vali ile karşılaşma korkusu sarmıştı hepinizi. Köpüklü ayranlarınızı bile doğru dürüst içemediniz, ama şimdi gülüyorsunuz!” diye yüksek sesle söylenmem gülmelerini önleyemedi. Öztürk bu kez arkadaşlarını değişik bir biçimde uyardı:

“Gülüyoruz, ama sevinç gülmesi değil; korkunun kahkahayla dışavurumu bir çeşit! Şu sakallı halim ve kılığımla albayın karşısına çıktığımda nasıl hakarete uğrayacağımı düşünüyorum da tüylerim diken diken oluyor. Hala sen gülüyorsun Serap. Şu blucin pantolon ve kolsuz tiril tiril gömleğinle sana iyi mi davranacaklardı sanıyorsun? Senin yüzüne değil kıçına-bacağına bakarak değerlendirmesini yapacaklardı. Hasılı biz erkekler anarşist,siz kızlar ise o biçim kadınlarısınız onların gözünde. Hele Filistinli Halil arkadaşımızın birlikte oluşu da tutarlı bir kanıt; bizi bu dağlarda eğitmek için ülkeye girmiş gerillacı olduğu düşünülecek. Böylece hepimizi soluk bile aldırmadan tıkarlardı. Hocanın da başı yanacaktı elbette!”

“Orası muhakkak. Beni sizden ayrı tutacak değiller ya, deyip, ekledim: Henüz kurtulduğumuzu sanmıyorum. Çeşitli yollardan bizi araştıracaklardır. Muhtarın evi köy meydanının karşısında, uğrayıp taşa bakacaklar. Satılmış onun üstünde konuşacak, bilgi verecek. Elbette ki bu arada, o söylemese bile köylüleri bizden sözedecekler. Bir an önce bu çevreden uzaklaşalım. Kemal, köprüyü geçince, az ilerdeki bükü döner dönmez arabayı yolun kıyısına çek. Orada bir on-onbeş dakika geçireceğiz. Daha sonra Kastamonu yolu üzerinde, ama çok içerilerde Ilgaz dağlarının eteklerinde, gözlerden uzak bir boğazda kurulmuş bir orman köyüne, Kurmalar’a gideceğiz..”

Sözlerim bittiğinde bükü dönmüştük bile. Arabayı durdurup indiğimizde, asfaltın altında damları gözüken İnköy’den biri koşarak yanımıza geldi. Köyün öğretmeniydi. Ayaküstü tanıştık. Yıllarca ilkokul öğretmenliği yaptığımı söyleyince daha da yakınlaştı.

“Hocam, kusura bakmayın ama siz aklınızı mı oynattınız? Hiç buralarda bu günlerde araştırma gezisi yapılır mı? diye başlayıp, bize bir anarşist avı anlattı: Dört gün önce burası büyük askeri operasyonlara sahne oldu. Şu gördüğünüz tarihi mağaralarda didik didik anarşist, terörist arandı. Bir kaç gün önceki Türkiye Radyo ve Televizyonlarında halka açıklanan büyük askeri operasyon, işte burada yapıldı(!)  İhbar almışlar, bir bölük anarşist İnköy-Cendere deresinde gizleniyor, diye. Şafak vakti köyü bastılar,makinalı tüfekler taşıyan Komandolar köyü sarmıştı. Yaka paça, ite kaka çoluk çocuğu, kadını, yaşlıyı ve genci köy meydanına topladılar. Anarşistleri, daha doğrusu gerillacıları nereye sakladıklarını sordular. Hiçkimse, hiçbirimiz tek bir yabancı görmemiştik. Köy Ecevit’çi olduğu için, Ilgaz’daki Bozkurtlar ihbar etmişler.  Ayaklarımızın diplerine mermiler sıktılar ve hepimizi kurşuna dizeceklerini söylediler. İçimizden gelişigüzel bir kaç kişinin gözlerini bağlayıp duvara dayadılar. Birisi korkusundan,  ‘gördüm dedi, dün akşama doğru bazılarının şu mağaraları gizlendiğini gördüm!”

“Bunun üzerine mağaralara doğru askerler kayalar ve ağaçların gizlene gizlene tırmanırken, aşağıdan megafonlarla, ‘tepenin sarıldığını, kurtuluş yolunun bulunmadığını ve silahlarını atarak, elleri başlarında dışarı çıkmaları!, ihtar edildi. Gerçekten bir kişi, ellerini kaldırıp, bir mağaradan bağıra çağıra çıkıverdi. Uzaktan görünüyordu. Dışarı çıkar çıkmaz küfür ederek yerden aldığı taşları atmaya başlamıştı. Mağaraları aramaya başlamış olan komandolardan biri arkadan yakalayıp etkisiz hale getirdi. Anarşist yakaladılar diye sevinmişlerdi, ama biz Cendereliler, onun kim olduğunu biliyordık; Beldibi köyünün deli çobanı Hüssen idi. Adam aylarca akıllı-uslu sürüsünün peşinde dolaşır ve birgün birden ‘Beni çağırıyorlar, cinlerle meşveretim var!’ diye bağırarak, sürüyü dağda bırakıp gelir bu mağaraya girerdi nerede olursa olsun. Günlerce çıkmazdı, ermiş gözüyle bakarlar çevrede ona.

“Yakapaça aşağıya getirildiğinde, yüzbaşıya durumu ben anlatmıştım. Onun karşısına geçince, asker gibi selam verip hazırolda durdu ve ‘emrinize hazırım komutanım! Cin tayfasından onbin kişilik ordumla yanınızdayım, hiç korkmayın. Arş düşman üstüne!’ dedikten sonra dönüş yapıp uygun adım ilerlemeye başladı. Askerler gülüyorlardı. Yüzbaşı az önce lütfedip(!) kadınların, yaşlılar ve çocukların evlerine girmelerine izin vermişti. Hüssen bizi görmüyormuşçasına üstümüze doğru uygun adım yürüyordu. Yüzbaşı kurnazca, ‘Hüssen Çavuş, kıtaa duur! diye bağırdı. Senin cinler tayfasından, şu kayaların arkasında, mağaralarda silahlı adamlar gören biri yok mu?’ Hüssen durdu. Yeniden hazırola geçip, tekmil veren bir gerçek çavuş gibi, ‘Cinlerim de ben de gördük komutanım. Aha şu kayanın dibine üç kişi silah gömdü. Varsın askerler çıkarsınlar!’ Gerçekten iki av tüfeğiyle, eski bir toplu tabanca bulundu, şuradaki kayanın dibinde.”

Sözlerini bitirmişti öğretmen arkadaş. Arabadan on metre kadar ilerdeki bir büyükçe kayanın önünde yeni açılmış bir çukur vardı. Öztürk içine atladı, çıkurun derinliği göbeğini az aşıyordu. Birden “tamam, dedi Öztürk, şimdi anımsadım. Birkaç gün önce televizyonda uzun uzun Tosya operasyonundan sözedilmişti. Hatta üstünden geçtiğimiz köprünün başındaki ‘Tosya 40 km.’ levhası gösterilmişti. Köyün çobanı anarşistlerin silah deposunu gösterdi denilmişti haberde. Sonra arkasından bir yeraltı cephaneliğinden yüzlerce makineli tüfek, tabanca ve el bombası görüntüleri geçildi ve zumlar yapıldı ekranda...”

Öğretmen ekledi: “İşte içinde bulunduğun çukurdu o cephanelik! Nedense Ilgaz değil de Tosya operasyonu demişlerdi! Size sözünü ettiğim ihbarın sonucuydu bu.  Hocam alın öğrencilerinizi hemen uzaklaşın buradan. Sıkıyönetim komutanı ve vali bu çevrede; başınıza bir iş gelmesin. Mağaralara çıkmayın, çünkü akşama kadar bitiremezsinin gezmeye kalkarsanız.”

Elbetteki öğretmenin uyarısı yerindeydi. Korktuğumuz gibi bizi aramaya kalkarlarsa mutlaka bulurlardı. Köylülerin deyimiyle “göt içi kadar çukuru”, anarşist ve teröristlerin yeraltı  cephaneliği olarak, kitle iletişim araçlarıyla topluma yutturmaya çalışan darbecilerden  herşey beklenirdi. Bizler de Ilgaz dağlarının geçit vermez uçurumlarındaki mağaralara gizlenmiş ve Filistin'de eğitilip gönderilmiş hain, bölücü gerillacılara(!) dönüşebilir ve Türk ordusunun korkusuz komandoları tek şehit vermeden hepimizi ölü olarak ele geçirebilirdi. Bomba ve roketatar mermileriyle tanınmayacak duruma sokulmuş cesetlerimiz boy boy gazetlerde yayınlanır ve televizyonda gösterilebilirdi. Bir arkadaşım iki ay önce, Malatya'da Kürecik operasyonunda ölü olarak ele geçirilen kır gerillacılarının (!) televizyonda yayınlanan büyük silah deposunun bulunduğu yerin fotoğrafını çekerek bana göstermişti. Bu önümüzde duran çukurdan daha büyük değildi. Televizyonda gösterilen silahların sadece toplam bir atımlık mermileri bile sığmazdı. 12 Eylül'den buyana geçen zaman içinde halk televizyonlarda sadece, ülkeyi iç savaşa götürmeyi amaçlayan anarşistlerin, bölücülerin, komünistlerin cesetleri ve isim listerini görüyor, duyuyor ve onlardan ele geçirilen silahları seyrediyor. Nekadar çoklarmış! Ne de çok silahları varmış, öyle değil mi? Hayret, bin kere hayret! Nasıl başaramamışlar ihtilali bunca insan gücü ve onca silahla? Darbeciler kendilerini haklı göstermek için gerçek dışılığı, abartıyı ilke edinmişlerdi. Gerçeği ve ülkenin dört bir köşesinde olup bitenleri öğrenmek için kitlenin elinde sadece “fısıltı gazetesi” aracı kalmıştı; herkes güvendiği kişiye, gördüğü ve duyduğunu fısıldıyordu.

“Teşekkür ederiz meslekdaşım, dedim, bizi uyardığın için. Onlar şu anda Eskiahır köyünde köylülerin verdiği şölendeler. Eğer gerçekten peşimizden asker çıkarırlarsa, bulmaları zor olmaz. Biz bugünü araştırmaya ayırdık. Bilimsel araştırma uğruna başımıza bir iş gelirse..." Kemal cümleri tamamladı:

“Alnımızın yazısı diyeceğiz. Kimbilir belki de tarihe geçeriz” diye şakasını da geçti. Korkudan korkusuzluğa, cesarete gidip gelen çelişkili davranışlar içine girmiştik. Ben sürdürdüm:

“Öğretmen bey arkadaşım isterseniz siz de dinleyiniz. Çevreye ilişkin bilinen Eski Çağ tarih ve kültürü üzerinde kısa bir özet geçeceğim. Bildiğiniz nedenlerden dolayı kayalık tepenin doğu yamacındaki mağaraları gezemiyeceğiz. Zaten daha iki yıl önce yakından çekmiş olduğum slaytları, görmüştünüz. O özel seminerde de sözünü ettiğim gibi, bölgeye ilişkin en önemli kaynak Strabon'un Geographica adlı eseridir. Ondan öğrendiğimize göre, Amnias, yani şu önümüzde akan Devrez çayının geçtiği Ilgaz ovası, kuzey ve doğu Ilgaz sıradağlarıyla çevrili ve Kastomonu’ya kadar ulaşan bölgeye Kimiatene hyparkhia' sı deniliyordu. Bizdeki idari bölünmede ili ya da ilçeyi karşılayabilir. Antik çağda bu bölünmenin bir üstü Eparkhia (Latincesi Provincia), yani Eyalettir. Ilgaz adı, o dönemlerde kullanılan Olgassys'den bozularak gelmiştir.”

Strabon'un Geographica'sının XII. kitabı elimdeydi, işaret koyduğum yeri açıp okudum yüksek sesle: “...hen de tis Kimiatene en ne ta Kimiata phrurion ereyunon hypokeimenon te tu Olgassys oreine... yani Ilgaz dağlık arazisini içine alan ve sağlam Kimiata kalesinin merkez olduğu bölge Kimiatene adını taşıyordu...” Kitabı kapatarak sürdürdüm:

“Bu Kimiata kalesi İ.Ö. 302-301 yıllarında Mithridates I. tarafından hareket üssü olarak kullanılmış ve Pontus devletinin temeli burada atılmıştır. İ.Ö. 281’e doğru güçlü bir krallık ortaya çıkmıştır bu bölgede. Kimiata yine Strabon’un anlattığına göre kurucu Mithridates'in torunlarından Mithridates Evpator’a (İ.Ö.120-63) kadar önemini korumuştur. İ.Ö.180 yılında Gangra (Çankırı) prensi Morzeos kaleyi ele düşürmüşse  de,  bir kaç yıl geçmeden kral Pharnakes (185-169) kaleyi geri aldığı gibi, Gangra kalesini Morzeos'un hazinesiyle birlikte ele geçirmiştir. Prens Morzeos, Roma'nın baskısıyla barışa zorlanan Pharnakes'in elinden zor kurtulmuştur.”

“Kimiata stratejik uygunluğu dolayısıyla, Romalılar ve Pontus krallığı arasında süren 24 yıllık (İ.Ö. 88-64) Mihridates savaşlarında da önemini korumuştur. Bu savaşların galibi Consul Pompeius İ.Ö.64 yılında Senato’dan çıkardığı Pompeius yasası (Lex Pompeia) ile Pontus Bithynia birleştirilip tek Roma eyaleti haline sokuldu. Ancak bu bölgenin Roma senatosunun her yıl göndereceği valilerle yönetilemeyeceğini anlamış ve yerel yönetimi, Roma'ya bağlı yerli prenslere bırakmak gereğini duymuştur. Senatoda önerisi kabul edilince, başkenti Gangra olan bir krallık kurup, eski Gangra (Çankırı)  prenslerinden Pylaimenes'in torunu Attalos'u kral yaptı. Pontus krallığı kuruluş yöntemi üzerinde sağlamlaştırdığı bu krallığın topraklarını, yani Paphlagonia'yı Potamia, Timonitis, Marmolitis, Sanisene ve Kimiatene hyparkhia’larına böldü.”

“1900’larda Küçük Asya, yani Anadolu’yu dolaşarak tarihsel haritasını çizmiş olan Kiepert, Cendere köyüne bakan yamaçla birlikte şu mağaraların bulunduğu tepeyi Kimiata kalesi olarak tanımlamaktadır. Ondan 8-10 yıl sonra Paphlagonia ve Anadolu'nun kuzeybatısını dolaşan epigrafik ve arkeolojik tetkiklerde bulunmuş olan Leonhard da Kimiata’yı burası olarak görür. Amerikalı Prof.David Magie, 1950’lerde yayınlamış olduğu Roman Rule Asia Minor adlı geniş kapsamlı ve çok değerli yapıtında Kimiata'yı bu tepeyle birlikte Ilgaz'a doğru uzanan Devrez'in kuzeyindeki tüm Cendere arazisine yerleştirir. Bir İngiliz araştırmacı ise son yıllarda, Gerede yolunda sözünü ettiğim Kimistene komopolisi  ile Kimiatene’yi birbirine karıştırıp, buradan hemen hemen 60-70 km kadar kuzeybatıdaki Eskipazar ilçesi sınırları içinde bulunan Samail tepesini önermektedir. Hiçbir mantıksal yanı olmayan, aslında sözünü bile etmeye değmeyen bir öneridir bu.”

“Beş yılı aşkın bir süredir Çankırı bölgesinde, özellikle Eskipazar (antik adı Hadrianoupolis) ve Ilgaz ilçeleri topraklarında yaptığım araştırmalarda saptamış olduğum yazıtsal (epigrafik) ve arkeolojik veriler yardımıyla bu görüşlerin hiçbirine katılmıyorum ben. Gördüğünüz gibi tepenin doğu yamacında çok sayıda el yapısı mağaralar bulunnmaktadır. Onlardan çeşitli örnekleri uzak ve yakın planda slaytlardan görmüştünüz. Kaya mezarları, tapınakları ve işlevini tam saptayamadığımız oyuklar, nişler, birbirine açılan bölmelerden oluşmaktadır mağaralar kesimi. Kuzey ve batısı ise diklemesine Devrez çayına inen uçurumlardan ibaret olan tepenin her yanını dolaştım; hiçbir tarihsel yapı kalıntısı göremedim. Ve ne de belirleyici önemde keramik parçaları bulabildim. Öyle sanıyorum ki savunnmaya uygun bir akropol tepesi görünümünde olmasından dolayı bu yargıya varmışlardır. Bana göre bu İnköyü mağaraları, Strabon'un sözünü ettiği ‘Olgassys dağlık alanının bir çok yerinde bulunan dağ tapınaklarının (ta iera tou orou)’, sonraki çağlarda işlev değiştirerek günümüze kadar gelmiş örnekleridir. Kısacası Ilgaz’ın antik kutsal alanlarından biridir burası...”  Semineri bağladım:

“Daha fazla sözü uzatıp zaman geçirmiyelim. Not alan olduysa, sorularınızı Kastomonu yolunda yanıtlarım. Gideceğimiz son durağa kadar, neden Kimiata'yı başka yerde aramak gerektiğini anlatırım. O yeri gördüğünüzde anlatacaklarım ve gösterceğim kanıtların ışığı altında, gerçekten burası daha uygun diyeceksiniz.”

Öğle olmuştu. Söğütlü çeşmede içtiğimiz mercimek ve yayla çorbalarının doyumluğu çoktan geçmişti. Türkçeyi iyi konuşamadığı için sadece dinleyen ve not almaya çalışan Filistinli öğrencim Halil'i boş midesi dile getirdi. “Hocam değil mi yemek yemek zamanı? Midem çan çalıyor benim!” diyerek hepimizi güldürdü.

Köy öğretmeninin öğle yemeğini evinde yememiz teklifini, onca ısrarına rağmen kabul etmedik. Endişemizi bildiği için bu kez “Hocam, konuşmanızı beş dakika daha uzatın, madem gelmiyorsunuz; bir koşu eve gidip, yağdan peynirden hazır ne varsa çıkın yapıp getireyim, yolda yersiniz” demeye başlayınca çocuklar bana baktılar, kalalım dercesine.

“Beş dakikanın bile bizim için değeri var şimdi, çok sağol öğretmenim! Bağışla bizi, hemen Kostomonu'ya geçmemiz gerekiyor” diyerek çocukların arabaya binmelerini işaret ettim. Kemal arabayı çalıştırdı ve yola düzüldük öğretmene "Allahaısmarladık!" deyip. İlkokul öğretmenlerinin ekonomk durumlarını çok iyi bilen biriydim. “Hazırda ne varsa” dediydi ya, aslında varını yoğunu ortaya koyacaktı bizi memnun etmek için. Ne cömert olduklarını da iyi bilirim. Oysa Nisan ayının son günleri, maaşı çoktan bitmiş olmalı, bize yedirip içireceği hep borç olacaktı. Benzer şeyleri ben de yapmıştım. 1965  yılında Küçükçekmece gölünün kıyısında, Firuzköy'de öğretmendim. Ne rastlantı yine Nisan ayının son haftasıydı. Maaşım 450 liraydı ve ayın sonuna asla yetişmiyordu. Zaten hiçbir zmaan ayın sonunu getiremedim borçsuz, çalışma yaşamım boyunca. Beni köy kahvesinden çağırmışlardı, bir yabancı gelmiş dilinden anlamıyorlarmış. Pakistanlıydı. Anlaşacak kadar konuşabildiğim basit ingilizcemle Pakistanlının aç ve parasız olduğunu öğrendim. Benim durumum ondan daha iyi olmadığı halde borçlu olduğum bakkaldan, hesabıma yazdırarak birşeyler alıp karnını doyurdum. Yemiyormuş gibi, yemin billah ödemek üzere istediği 100 TL. sı da borç verdim, terzi Mustafa'dan alıp. Adını bile unutmadım: Karaçi’den Nazar Hüseyin! Thank You'larla ellerime sarılarak, en kısa zamanda mutlaka göndereceğini söylemişti. Aradan on beş yıl geçti hala gönderecek(!). Çocukara öğretmenin nazik davetini neden kabul emediğimi bu olayı anlatarak açıkladım minibüste. Biz gerçekte Kurmalar köyüne gidiyorduk. Bir çeşit önlem olarak Kastomonu demiştim. Eğer askerler bizi ararlarsa, bu köye gelebilirlerdi. Öğretmen de zorunlu kalınca bizim Kastomonu'ya gitmiş olduğumuzu söyleyecekti.

Bir kaç km. ileride yine bir su başında benzinlik ve lokanta vardı. Oraya yaklaştığımızda, burada başka hiçbir yerde eşine ratlamadığım tad ve soğuklukta maden suyu içtiğimi ve bir kaç şişe almak istediğimi söyledim. Yiyecek ve içecekle görevli öğrenci Sevim açıklamaya girişti: “Dört büyük termos soğuk suyumuz ve yeteri kadar da meyva suyumuz var. Ama yiyeceklerimiz hep piknik işi, yani kuru yiyecek; sindirmek için maden suyu iyi gider.”  Kemal söz arasına girdi:  “Hocam söylemeseydi zaten ben soracaktım, bir yerde maden suyu bulabilirmiyiz diye, dedi, çünkü benim midem çok duyarlı kuru yiyeceklere karşı.”

Durmasını söylediğim yerde, para işleriyle görevli Öztürk hemen inip, on iki şişelik bir kasa maden suyu getirdi, “lokantacı sinek avlıyor, hiç kimse yok” diye söylenerek. Lokantacı da ak önlüğüyle kapının önüne çıkmış, minübüsten dışarıya doğru bakan öğrenci kızlara dalmıştı ağzının suyun akıtarak. Ben bu arada  bir çırpıda, yüksek sesle birkaç kişiye bağırdım:

“Haydi Öztürk elini çabuk tut! Kemal sen de unutma, hiç bir yere sapmadan doğru Kastomonu'ya gideceğiz! Müze müdürü arkadaş bizi bekliyor. Hey Aşçıbaşı hemşehrim! Desene bize, Kastomonu'ya saat kaçta varabiliriz?” Adam irkilerek toparlandı. Kızlar farkındaydı kendilerine baktığının ve ona gülüyor, dalgalarını geçiyorlardı göz süzerek. Beyaz önlüklü göbekli adam, gözle görülür biçimde hoplayınca, kızlar kahkahayla güldüler. Aşçıbaşı “hiç bir yerde eğlenmezseniz, saat iki buçukta orada olursunuz!” diye yanıtladı. Ama bu bahaneyle koşup yanımıza gelmişti, kızlara daha yakından bakmak için olacak. Dikiz aynasından onu izleyen Kemal hızlı bir kalkış yapınca, minübüsün arka tekerlekerinin kaldırdığı toz bulutu arasında kayboldu. Kızlar hala gülmeyi sürdürüyordu. Adam bize ağız dolusu küfretmiş olmalı.

Bu kez Devrez ırmağını kuzeyden besleyen Gökçay boyunca ilerliyorduk. Buraları çok iyi tanıyordum. Karış karış yaya dolaşmış; kocamış çamların diplerinde defineciler tarafında açılmış antik mezar kalıntıları görmüştüm çok sayıda. Ancak mezarlar anıtsal  veya lahit mezar tipierinde yapılmadığından hiç biri yazıtlı değildi  Öğrencilere göstermek istediğim iki önemli yazıt parçası vardı Kurmalar köyünde. Bu yazıtların çıkarıldığı antik alanı  bir daha dolaşıp, keramik parçaları ve antik objeler araştırarak yeni tarihsel saptamalar yapmayı deneyecektik. Bölgeye ilişkin şimdiye dek yaptığım araştırmaların bir kısmını Türk Tarih Kurumu’nun Belleten Dergisi’nde makale olarak yaınlamıştım. Ama her fırsat çıktığında geliyordum. Çünkü yazıtlardan birinin çok önemli olduğunu sandığım son kısmı yoktu. 1975’de buraya ilk gelişimde, bölgede definecilik yapan Ilgaz kaymakam vekili olan Tahrirat katibi anlatmıştı; definenin küçük sütun (columella) tipindeki yazıtın içinde olduğunu sandıkları için balyozla vurup kırmışlar ve dereye doğru yuvarlamışlar. Her gelişimde belki rastlarım umuduyla onu arıyor ve köylülere soruyordum.

Antik yerleşim alanı Ilgaz ilçesinin 13 km kuzeydoğusuna düşmekteydi. Gökçay ile Demirciler yaylasından inen derenin kesiştiği yerden itibaren başlayarak Kurmalar ve Yuvademirciler köylerinin batısını ve Satılar Köyünün kuzeyindeki tüm yamacı kaplamaktadır. Bu çevre Ilgaz dağlarının en yüksek tepesi Hacettepesinin ilk basamağı gibi duran ve küçük bir krater gölünün bulunduğu Demirciler yaylasının eteklerini oluşturmaktadır. Güneydoğu tarafında sarp kayalar ve orman, doğusunda ise çok sivri bir tepe bulunmakta.

Yazıtların bulunmuş olduğu bu antik alan tüm Gökçay vadisi ve Ilgaz-Cendere ovası ve giderek Amnias (Devrez) vadisine egemen durumdadır. Antik yerleşmenin once genişliğine rağmen, ayakta kalmış gözle görünür bir yapı yoktur. Öyle anlasılıyorki, o dönemlerde çok daha sık olan bu ormanlık bölgedeki yerleşmelerde, bugün de olduğu gibi ahşap mimari egemendi. Arkhaik çağdan (İ.Ö.7-6. yy.lar) Roma imparatorluk ve Bizans dönemi başlarına dek, en az 10 asırlık kesintisiz yerleşmeye sahne olduğunu gösteren bol miktarda keramik parçaları bulmuştum. Yazıtların gösterdiğine göre burası, İ.Ö.3 yy da yapılmış ve kentin büyük tanrılarına adanmış stoa binaları, oikema ve popinaları bünyesinde toplayan bir agorayı (Çarşı-pazar yeri) ve bronz kapılı Hera tapınağını derinliklerinde saklamaktadır. Antik alanın büyük bir kısmı tarım arazisi, bir kısmı ise ormanlıktı şimdi. Avrupalı tarihsel coğrafya araştırmacılarının İnköy-Cendere çevresine kondurdukları Kimiata'nın burası olduğunu ileri sürmemek için hiçbir neden yoktur. Keramik buluntuları bir yana, yazıtlarımız bir hellenistik dönem yerleşmesinin en önemli kanıtlarıydı. Kısacası Mithridates Ktistes,  Kios’da (Gemlik) babasının uğradığı acı sondan, Antigonos I.'in oğlu, arkadaşı Demetrios'un yardımıyla kurtularak bu bölgeye sığındığında çok basit bir köy yerleşmesiyle karşılaşmamıştı. Mithridates,  İ.Ö.302’lerde Pontus krallığının temellerini atarken, bu hazır ve uygun yerleşim birimini kendisine hareket üssü olarak seçmiş ve krallığının ilk merkezi yapmıştır. Stratejik uygunluğunu da gözönüne alırsak, Kimiata'nın Kurmalar Köyü çevresinde; yüksek Ilgaz dağlarının eteklerini oluşturan Demirciler yaylasının çıkılması güç uçurumlu tepeleri arasında aramanın mantığı ortaya çıkıyordu.

Gökçay vadisini izleyen Kastamonu asfaltını on dakika sonra terkedip, köy yoluna döndükten sonra bir sırtı aşınca, tam bir görünmezliğe çekilmiştik. Yolun altında, yeni biçilmiş bir çayırlıktaki yaşlı çamın altında oturmuş yemeğimizi yerken bir yandan da bunları anlatıyordum. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. İlkbaharın ılık güneşi altında, yeşil çayırları, önümüzde akan derenin şırıltısı ve iki yanında sık ve birden yükselen çam ormanı, kısacası doğanın eşsiz güzelliğini gözleriyle kulaklarıyla duyarak; kuru köfte, patates, yumurta börek ve poğaçadan ibaret yemeklerine doğayı katık yapmış öğrencilere işkence ediyordum açıkçası. Yemek bitmiş ama işkence hala sürüyordu. Kemal dolaylı da olsa bunu dile getirmeden duramadı: “Yani hocam, dedi uzandığı yerden, Demirciler yaylasının aha şu görünen uçurumları arasında Kimiata'yı aramak bize mi düştü?” Öztürk söze karıştı: “Az önce İnköy'de bilimsel araştırma uğrunda ölerek, belki de tarihe geçeriz diyen sen değil miydin? Ben şahsan, tarihsel bir kalıntıyı kesin tanımlayarak tarihe geçmeyi tercih ederim!” deyince hep birden güldüler.

“Ölüm sözünü kafanızdan atın bir kere, dedim. Ne demek o? Aslında ikinizde bana taş atıyorsunuz bunları söylerken, ama alınmam ben. Biliyorum, doğanın seyre doyumu olmayan güzelliği karşısında ağız tadıyla yemeğinizi yedirmedim fazla konuşarak. Ne yapalım, öğrenci olmasaydınız(!) İşkence de kabul etseniz çekeceksiniz. Saat üçe kadar zamanımız var; yazıtları birlikte okuyacağız, antik alanda dolaşıp yeni keramikler toplayacağız. Belki de arkhaik çağı aşıp daha eskilere ineriz, kim bilir? Öyle kolay kolay kurtulamayacaksınız beni dinlemekten. Buralara dördüncü gelişim. Kurmalar köyünün muhtarı ahbabım olur, inşallah evdedir. Çok güzel balı var, ondan tattırmadan bizi bırakmaz. Haydi kalkın bakalım. Nasıl olsa askerleri de yanıltıcı izler bıraktık!”

Kemal doğrularken “Hocam dedi, baldan söz ederek ağzımıza bir parmak çaldınız. Bari askerden konuşup da o tadı bozmayın Allahaşkına! Haydi arkadaşlar Kurmalara muhtarında bal yemeğe! Eskiahır'da acı ayranı zor içmiştik ya! Sıkıntılı mıkıntılı, mademki geldik; dinleyip gezip, görüp öğreneceğiz.” Hepimiz arabaya binmiştik, biz gülerken o sürdürüyordu konuşmayı: “Hocam köye girinceye dek şu taşlarda ne yazıyordu, bir daha yinelermisiniz? Biz öyle pek akıllı öğrencilerden değiliz. Ben sahsan unuttum. Siz taşın üzerinden çabuk geçersiniz, biz de daha iyi anlarız!” Ben olur yerine kafamı sallamıştım ya görmedi, arabayı hareket ettirmiş olduğundan .

“Derslerde birkaç kez anlatmıştınız ya, tek bir sözcük kaldı aklımda; aşk evi anlamına gelen sözcük. Hey millet, Hülya'nın dışında -o hep 80,90 çekiyor Grekçeden- söyleyecek var mı aşkevinin ne demek olduğunu?” kafasını hafif sağa çevirip kulağıma fısıldadı. Ben “doğru” dedim. Bunun üzerine sorusunu yineledi:

“Haydi söyleyiniz bakalım, ne demek Grekçe aşk evi? Yani genelev'in eski Yunancası nedir? Öyle deftere, kağıda bakmak yok ha!” Kimsede ses yoktu. Ben de geriye dönmüş bakıyor, yanıt bekliyordum onun yerine.  Hülya diğer arkadaşlarına baktı, herkes kafasını bir yana çevirmiş anımsama öykünmesi içindeydi. Bana dönüp, “Ben söyleyebilir miyim Hocam?” diyerek izin isteyince, “Ben değil Kemal sınavdan geçiriyor sizi, ona sor” karşılığını verdim. Kemal gülerek “tamam söyleyebilirsin dedi, haydi bir minübüs semineri ver de dinleyelim!”

Hülya diz kurdu kalın minderinin üzerinde ve bir seminer konuşmacısı ciddiyetiyle başladı:

“Hocamızın bulduğu Kurmalar yazıtında Oikema(Oikemaçoğl.Oikemata),sadece “aşk evi” anlamına gelmememektedir. Oikew,yani “yerleşmek, oturmak” anlamındaki fiilden çekilen bu sözcük aynı zamanda “yatak odası, depo, dükkan ve hatta tapınak” anlamlarında bile kullanılmaktaydı. Herodotos, iki Mısır firavununun piramitlerini tamamlamaya paraları yetmeyince, kızlarını fahişelik için oikema’ya gönderdiklerini yazmaktadır. Polluks Arkheologus sözlüğünde “ticaret işlevi sürdüren meyhane, eğlence yeri ve fahişelerin sanatlarını sürdürdükleri yerlere Oikema veya Porneia (Oikema-Porneia) denilmektedir. Demosthenes ve Alkiphon’da da geçmektedir sözcük bu anlamlarda.”

“Antik dönemlerde fahişelik olayına çağımızdaki gibi bakılmıyordu. Hitit ve Asurlular zamanında Kutsal fahişelerin(Grekçesi ierodoulai) bir rahibeler topluluğu oluşturduğu bilinir. Tanrı Asur’un kucağına küçük yaşta oturtulmuş bu kızlar tapınaklarda icra-ı sanat yapıyorlardı para karşılığında. Bu fahişelerin kazancı tapınakların gelirini oluşturuyordu.”  Ekibimizin şakacı elemanı Kemal yine patladı:

“ Ne dünyaymış be! Herşey doğal,  üstelik de kutsal. Camilerde aşk yapıldığını hayal edebilir misiniz?” Öztürk katı gerçekçiydi.

“Kız arkadaşlardan ayıp olacak, ama dedi, camilerde kuran kursu hocaları oğlan düzüyor!”  Kızlar “Aaaa!” diye şaşkınlıklarını gösterirken araya ben girdim:

“ Bırak şimdi bu tür sapık cami hocalarından söz açmayı. Hülya! Bizi ilgilendiren dönemden, antik Yunan dünyasından söz et. Sonra yazıtların kapsamları hakkında kısaca bilgi ver. Notlarından yararlanabilirsin.” Minübüs daracık köy yolunda ilerlerken, Hülya notlarına bakmadan anlatmasını sürdürdü:

“ Yunan dünyasında ise, aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’nin sanatı olarak bilinir fahişelik. Abydos’ (Bugün Naraburnu’nun bulunduğu yer) Aphrodite Porne tapınağı vardı. Aphrodite Porne, fahişe Afrodit demektir. Fahişe anlamına gelen iki sözcük öğrendik biri Porne (pornh, diğeri eteira). Bu tapınağın genelev görevinde bulunduğunu, Korinthos ve daha önemlisi şu anda bulunduğumuz bölgeye pek uzak olmayan Tokat çeevresindeki Pontus Komona’sı tapınaklarda fahişeler, Afrodit adına kutsallık görevi altında bu mesleği sürdürmüşlerdir. Bunları birinci yüzyıl coğrafyacısı Strabon anlatmaktadır. Hocanın yorumuna göre, vucütlarını satarak yaşayan bu kadınlar yani  pornai veya heteirai(ai pornai-eteirai genelev sahipleri-kadın satıcılar yani pornoboskos’lara para kazandırmış ve gerçekte onların sömürü aracı olmuşlardır kutsallık görünümü altında. Unuttum söylemeyi; Roma imparatorluk döneminde Ephesos’da Celsus kitaplığının karşısında da bir oikema-porneion (porneion) vardı. Bu dönemlerde artık artık fahişelik için kutsallık söz konusu değildi …”  Kemal:

“ Hocam kusura bakmayın, dedi, ben dilime geleni söylemeden duramam. Gel de imrenme o çağlara. Kentin merkezinde bir bilgi ve kültür yuvasının karşısında aşkevi var. Kitaplıkta kafanı doyuracaksın, çıkıp aşkevinde kalbini onaracaksın. Ne dünyaymış be anasını sattığımın! Ne Bendderesi’nin derinliklerinde ve ne de Karaköy’deki bir km.lik merdivenli yokuşun başında aramak var aşkevini!” Öbürleriyle birlikte ben de gülerken, Hülya sinirli sinirli söylendi:

“ Kemal her keresinde limon sıkma böyle!”

“ Bağışla Hülya! Susun arkadaşlar gülmeyelim, ciddi olalım lütfen! Çevir sayfayı kaldığın yerden devam et. Doğrusu ne bellek sendeki arkadaşım, kelimesi kelimesine ezberlemişsin!” Hülya hiç karşılık vermeden sürdürdü:

“Strabon ‘Komona’da büyük çoğunluğu rahibe olan ve vücutlarını satarak yaşayan kadınlardan çok bulunur’ demektedir. Bütün bunların ışığı altında hocamız, Kurmalar yazıtında geçen “oikema” sözcüğünün “aşk evi” anlamına gelmesi gerektiğinde ısrar etmektedir. Harf özelliklerinden dolayı İ.Ö.3. yüzyıla tarihlenebilen Grekçe yazıtın türkçesi şöyle:

“Hayırlı olsun. Temellerinden itibaren tüm süslemeleriyle bu stoaları, yani sütunlu yapıları; stoalara bitişik oikema’yı,yani aşkevini, oikemanın heriki yanındaki mageironu (çoğulu ta mageira, Latincesi Popina), yani içkili lokanta veya meyhane ve diğer yapıları...(ki bunların hangi yapılar olduğu belli değil yazıtın yarısı kırık olduğu için. Ayrıca kullanılan fiil üçüncü çoğul şahıs olduğundan, büyük olasılıkla yazıtın sonunda ‘Filan yerliler’ diye yerleşmenin sakinleri sözkonusuydu.) yani bütün bu anıtsal yapıları kurup Ulu Tanrılara sunmuşlardır.”

Kemal duramadı sözünde, yine patladı:

“Adamlar tam turistik tesisler yapmışlar vallahi Ilgaz dağlarının eteklerinde. Turist çekmek için birebir; orta yerde güzel kızların bulunduğu aşk evi iki yanında ise içkili lokantalar! Beş yıldızlı oteller yapmamışlar mı?” Biz kıs kıs bu sözlere gülerken Hülya duymazlıktan gelmiş sürdürüyordu:

“Stoa binalarının, gerek sosyal gereksinmeleri karşılayarak ve gerekse güzelleştirici katkılarıyla, antik Yunan dünyasının kent yaşamında önemli rol oynadığını, çok iyi bilmeniz gerekir. Sözümona arkeoloji öğrencilerisiniz! Size bu konuda J. J. Coulton’nun bir yapıtını salık vereyim: The architectural Development of the Greek Stoas!” Yarı gülme yarı homurtular arasında konuşuyordu artık. Ben hiç karışmıyordum, kız çok güzel anlatıyordu.

“Hocam homurdanmalarına gerek var mı? Onlar dalga geçerlerken ben birşey dedim mi? Az daha sabredin bir kaç cümleyle bağlıyacağım! İşte adına turistik tesisler dememiş olsalar bile Kemal arkadaşım; Kurmalar yazıtında, antik bir kentin, vatandaşlarının yararlanmasına açık bir yapılar kompleksi ile karşı karşıyayız. İkinci yazıt ise Roma dönemi 1.veya 2. yüzyıla aittir. Bu antik yerleşmenin büyük tanrılarından Hera’ya ait tapınağın bronzdan kapı ve pencerelerinin onarımlarının sözkonusu olduğu, prizmatik bir taşın iki yüzüne ayrı taşçılar tarafından kazınmış birkaç kelimelik yazıt parçaları bunlar. Bildiğiniz gibi Yunan mitolojisinde, Khronos ve Rhea’nın kızı ve Zeus’un kızkardeşi aynı zamanda karısı olan Hera öfkeli ve çok kıskanç oluşuyla tanınmıştır. Öfkesi kolayca sönmeyen bir tanrıçadır. Hera ayrıca Afrodit’in görev alanına da tecavüz eder. Doğumda kadınların yardımcısı olduğu gibi, evliliğin ilk gecesinde çiftlerin cinsel ilişkilerinde onlara kanat geren, koruyucu tanrıçadır. Ona Hera Aphrodite sıfatı ise fahişelerin koruyuculuğunu Aphrodite ile birlikte yüklenmiş olmasından dolayı verilmiştir. Kurmalardaki antik yerleşmede, önceki yazıta göre bir oikema’nın bulunuşu, bu tapınağın Hera Aphrodite’ye ait olabileceğini düşündürüyor.” Hülya derince bir soluklandıktan sonra:

“ Peki hocam, dedi, merak ediyorum; taşın başında orijinal metin üzerinde bilgi verdiğinizde köylüler de bulunursa, antik dönemlerde burada bir aşk evi, bir genelev varmış nasıl diyeceksiniz?”

“ Sen anlatırken ben de onu düşünüyordum, acaba bu kez desem mi diye! Elbetteki söyleyemeyiz. Doğrudan oikema binası diyeceğiz. Bir keresinde öğretmen sormuştu, Aphrodite için özel bir tapınak gibisinden birşeyler mırıldanmıştım. Yine tapınak diyeceğiz. Onların yanında elbetteki aramızda yaptığımız şakaları yapamayız değil mi? Kutlarım Hülya bir minübüs seminerinin boyunu aştı yaptığın açıklamalar. Hülya’ya sorularınız var mı, köye girmek üzereyiz?”

Soru yerine alkışladılar ve arkasından bir sessizlik. Derken, Halil gülmeye başladı. Çitlerin arasından geçiyorduk. Orman köyünün, kalın direkler üzerine atılmış olan kirişler üzerine oturtulmuş, her bölümünün çam ve ardıç ağacından olduğu evleri yaklaşmıştı. Çok değişik ve görkemli çıkmaları olan oymalı bir ahşap ev mimarisiyle karşıkarşıyaydık. Ben “Halil niçin gülüyorsun?” diye sorunca;“Hülya dedi kulağıma ki, Hoca minübüsten atlar atlamaz beni öpecek, tebrik için” dedi. Bunun üzerine herkes gülmeye başladı. Hülya kızarmıştı. Halil’in beline bir yumruk attı “ben şaka yaptım, niçin hemen söyledin?” diyerek.  “Minübüsten inmeye ne gerek var? Yaklaş bu yana doğru, dedim gülerek; ver bakalım hocana bir yanak! Sen öpülmeyi çoktan hakettin!”  Kemal iyice ağırlaşmıştı kıvrılan bahçe çitlerinin arasında. Çocuklar hepbirden:

“Öp öp öp! Öp onu!” diye bağırıyorlardı. Hülya yerinden kalkıp, arkadaşlarının ellerine tutunarak ön koltuğa dek geldi. Ben de geriye dönmüştüm. Omuzlarından tutup gözlerinin içine baktım bir iki saniye, seviçten ve heyecandan uçuyordu. İri gözleri sevgiyle parlıyordu. Bu gezinin hazırlanmasını da o sağlamıştı. Düzenleyen oydu. Yumuşak ve dolgun yanaklarına birer öpücük kondurdum. Öbür kızlara dönüp, “kızlar sakın kıskanmayınız” dedim gülerek. “Antik alanda prehistorik, arkhaik ve klasik keramik parçalardan örnekler bulursanız, siz de birer öpücük hakedersiniz!” Öbürleri öpücüğü alkışlarken Kemal:

“Hocanın öpücüğü ile değerlendirecekseniz, mutlaka önemli şeyler bulmalısınız! Ah be! Hoca olmak varmış şu dünyada. Eskiler hocanın vurduğu yerde gül biter, derler; yanlış vallahi! Hocanın vurduğu değil öptüğü yerlerde gül bitermiş. Yanaklarında güller bitti mi kız Hülya?” Hepimiz gülüyorduk. Yorgunluğumuzu ve sıkıntılarımızı unutmuştuk sanki. Köye girmek üzereydik. Hülya da kızarmış yanakları daha da allaşmış bana bakıyor ve birşeyler dememi bekler gibiydi.

“Onun yanakları zaten birer gül goncası dedim. Yeter artık çocuklar şaka bitti. Köye giriyoruz, ciddi olalım!”

Köyün muhtarı evde yoktu, kasabaya inmişti. Öğrencilerimin yaşlarındaki oğlu bizi, yazılı taşların bulunduğu okul bahçesine götürdü. Öğretmen de evde yok ve okul kapalıydı. Ben yazıtların özellikle harf biçimlerinin tarihlemedeki rolü ve bazı gramer kuralları hakkında kısa bazı bilgiler geçerken birkaç köylü yanımıza geldi. Çevirisini satır satır ama üstün körü verdim. Çünkü az önce Hülya yorum ve açıklamalarını gerektiği kadar yapmıştı. Birkaç ayrıntı fotoğrafı aldıktan sonra, özel kalıp çıkartma (estampaj) kağıdını ıslatıp, fırça vuruşlarıyla taşlar üzerindeki yazılı alana biri iyice yapıştırdık ve kurumaya bıraktık. Yanımızda bulunan köylülerin hepsini tanıyordum, muhtarın akrabalarıydı. Birkaçı köy yaşlılar kurulu üyeleriydi. Daha önce de iki öğrenci ile geldiğimden pek fazla ilgilerini çekmemiş, sadece hal-hatır sormuşlardı. Yazdığım makaleden bile bir örnek veremedim ‘aşk evi’ olayı yüzünden. Hiçbiri de birşey sormamıştı, daha önceki gelişlerimde anlayacakları biçimde vermiş olduğumdan. Muhtarın oğluna taşlar üzerindeki kağıt çıkartmaları korumakla görevlendirip, ayrıldık.

Köye girdiğimiz andan yarım saat sonra antik alana çıkmıştık. Yamaç teraslar yaparak yükseliyordu. Güneybatıya bakan alanın bir yerinde şöyle bir dikelip seyredince, ta İnköy-Cendere tepesini görebiliyorduk. Tüm Ilgaz Ovası, Devrez ırmağına dek gözlerimizin önündeydi. Yeşil ekinlerle kaplı tarlalar değil, sürülmüş ve nadasa bırakılmış tarlalar bizi ilgilendiriyordu. Ayrıca tarlalar arasında sınır oluşturan düzensiz taş yığınları, duvarlar da önemliydi. Kırılmış, deforme, yani biçimleri bozulmuş bu antik taşlar arasında bir sütun başlığı, silme ve arşitrav kalıntısı veya bir yazıt parçası bulunabilirdi. Herbirimizin elinde bir bez torba yedi yerden geniş aralıklarla yayılmıştık. Üzerinde kabartma veya boyalı figürler bulunan ve renkli olan keramik parçalar, kesici ve kazıcı olarak kullanılmış volkanik taşlar,madensel araçlar toplamalarını salık vermiştim. Yamaçta sel sularının açtığı derelerin ve yarıntıların oluşturduğu küçük tepeler, sırtlar, heyelan kaymalarının oluşturduğu toprak yığınları vardı. Birbirimizi rahatça yitirebilirdik. Saat tam 2.30 da başladığımız düzlükte buluşmayı kararlaştırdık.

Ben hellenistik figürlü birkaç keramik parçası bir tane de kesici obsidien balta ağzı bulmuştum. Bu parça Neolithik (Cilalı taş) çağa ait olabileceği gibi, çok daha sonraki dönemlerde kullanılmış bir deri sıyırıcı da olabilirdi. Çağını kesin saptamak için prehistoryacılara göstermek gerekiyordu. Ve yahut da prehistorik dönemlere ait olduğu kesin bilinen başka parçalar ele geçirmeliydik. Bir çeyrek saat olmuştu ve kimse kimseyi göremiyordu artık yığınların sırtların ardında, birbirimizi yitirmiştik. Derince bir derenin, daha doğrusu toprak yarıntısının içine indim. Küçük bir soğuk su kaynağı vardı. İki avuç içtikten sonra birkaç avuçta yüzüme çarpıp serinledim. Gökyüzünden başka bir yer gözükmüyordu. Sigara içmek için oturmuştum ki birden yarıntının başında Hülya göründü. Düzlükte araya başkasını sokmadan solumdan başlamıştı. Daha on dakika geçmeden birşey göstermek bahanesiyle iki kez gelmişti yanıma ve her keresinde gösterdiklerini “İşe yaramaz at bunları!” demiştim.

Sevinçle yumuşak topraktan kayarak yanıma indi.

“Hocam dedi, bu kez çok önemli parçalar buldum. Hele şu elimde tuttuğum parça diğerlerinden çok farklı!” Kaynakta yıkayarak, kurulayıp bana uzattı. Farklı olduğu kadar da önemliydi gerçekten. Deve tüyü rengi fon üzerinde aşıboyası kırmızısı çizgilerle bezeliydi. Kalınlığı ve çamurunun temiz olmayışı Khalkolithik çağ (İ.Ö. 5000-4000) keramiğini anımsatıyordu. Böyle olunca bulmuş olduğum obsidien balta ağzının Neolithik olduğu kesinleşiyordu, bir önceki yerleşme dönemi bulunduğuna göre.

“ Bravo Hülya dedim, çok önemli bir buluntu ele geçirdin. Senin prehistorya dersin varmıydı?”

“ Prehistorya sertifikasının sınavlarına girdim bile, ama durumum zayıf!”

“ Büyük olasılıkla Kalkholithik çağ keramiği bu. Bu keramikten birkaç parça daha bulursak, 6-7 bin yıl öncesine götürebiliriz bu yerleşim alanının tarihini.”

“ Öyleyse dedi gülerek bu kez, bu değerli buluntuyla bir öpücük daha hak ettim!”

“ Ben de bir neolithik balta ağzı buldum beş bin yıllık! Beni kim öpecek diye sorunca gözlerimin içine bakarak “ben!” dedi. Belli ki niyeti başkaydı. Yeri ve sırası değildi; yanıtlamadım güldüm sadece. Suratını asarak  suyun başına geçip oturdu.

Ben kızın getirmiş olduğu keramiği ve balta ağzını yeniden incelemeye koyulmuştum. O da ellerini yıkıyodu. Birden Kemal’in sesini duydum yarıntı derenin başında:

“Burada mısınız Hocam? Sizi arıyordum. Herkes kayboldu, engebeli yamaç yuttu sanki hepimizi. Neredeyse torbamın yarısı doldu vallahi.”

Kayarak yanımıza indi. Torbasından bazı parçaları çıkartırken bir yandan da konuşuyordu. “Aşkıdil Hanım’ın derslerinde örneklerini gösterdiği arhkhaik çağ keramiklerini andıran birkaç parça. Klasik çağın parlak siyah keramiklerinden de buldum sanıyorum. Ama klasik arkeoloji derslerinde görmediğimiz şu iki parçayı tanımıyorum.” Tanıyamadığı parçaların elimdekine benzediğini farketti ve

“Elinizdekilere benziyor siz mi buldunuz bunları?” diye sordu. “Yok dedim, senden birkaç dakika önce Hülya getirdi! Yaşasın! Artık kesin, kesin olarak kalkholithik çağ yaşanmış burada. Bu keramiklerle seninkiler aynı. Yaşa Kemal!” dedim. Sırtını okşayarak. Kemal:

“Kız olsaydım öperdiniz!” dedi gülerek. Ben şakasına, “senin kıllı suratını öpmenin zevki var mı?” diye karşılık verince Hülya; dargın ve biraz da öfkeli bir biçimde “o değerli parçaları ben bulduğum halde beni de öpmedi dedi. Tıraşlı değilsin, ama bari ben öpeyim seni Hoca’nın yerine”.

“Minübüste kendini öptürdün ya, yetmez mi?” diye söylendim Hülya Kemal’i benim yerime öperken. Şapur şupur ilk öpücüğünü aldıktan sonra Hülya’nın elini bırakmadan, “dur bakalım, birşey daha göstereceğim, belki bir öpücüğü daha hak ederiz!” dedi. Hemen çantasından kocaman oval yapılı büyük bir taş parçası çıkardı. Bu bir ezgi taşıydı püskürük lav taşından yapılma. Ve neolithik araçtan başka birşey değildi. Toplayıcılıktan üreticiliğe geçiş dönemlerinde kullanılmaya başlayarak, yeni biçimler kazanmış değirmen taşının atasıydı. Taşı Kemal’den alıp bu kısa açıklamayı yaptıktan sonra “Arkadaşını bir kez daha öpebilirsin Hülya, gerçekten haketti bunu!” dedim. Kemal ağzı kulaklarına vararak; “Varol be Hocam!” diyerek elinden tuttuğu kızı kendine çekti ve bir kez daha yanak yanağa öpüştüler. Kemal’in arkası bana dönüktü; onun yüzünün ne biçim aldığını göremiyordum, ama Hülya her yanağını uzattığında haftalık tıraşsız sakalının batmasıyla yüzünü buruşturuyordu. İkisinin de parçalarını kendilerine verdikten sonra:

“Haydi bakalım çocuklar dedim, daha neredeyse yarım saatimiz var! Torbalarımızı da henüz dolduramadık, iş başına! Sevişme koklaşma bitti!”

Kemal çocukça bir sevinçle sesler çıkararak derenin karşı yamacına tırmandı. İşaretim üzerine Hülya’nın elinden tutarak, onun çıkmasına yardım etti. Tepeden el sallayarak uzaklaştılar. Kemal onyedi yaşlarında bir liseli kıza, yakın bir arkadaşının kızkardeşine aşıktı, onunla evlenecekti. Cinsellik konusunda kesinlikle tutucuydu. Sık sık Almanya’ya gidişi Avrupa görmüşlüğü onu tam tersine etkilemişti. Bu konulardaki konuşmaları sadece dildeydi…

Kararlaştırdığımız saatte bez çantalarımız dolu olarak, başladığımız düzlükte toplandık. Keramiklerin fırçalanıp, yıkanıp temizlenmesini herkes evinde yapacaktı. Fakültedeki ortamda uygun bir günde seminer düzenleyip onları sınflandıracak, benzer örneklerle karşılaştırarak kesin tarih ve çağ saptaması yapacaktık. Elbetteki keramikleri çok iyi tanıyan bir hoca arkadaşı çağırmam gerekiyordu. Ama bu seminer mutlaka saat beşten önce olmalıydı. Çünkü Fakültedeki sıkı yönetim yetkilisi yüzbaşı saat 17.00 den sonra, elleri tetikte askerleriyle sınıf ve anfileri dolaşıp öğrencileri tek tek çıkartıyordu. Yarım saat sonra içeride yakalanan öğrenci sorgulanmak üzere karakollara çekiliyor; ya orada sabahlamak zorunda ya da çeşitli bahaneler-benzerlikler yaratılarak içeri atılıyordu. Doksan gün sonra yargılanıp serbest bırakıldığında, devamsızlıktan sınıfta kalmaya tutsaktı. Saat 18.30’da hocalarında odalarını terketmeleri gerekiyordu. Birkaç uyarıdan sonra ısrar edenler de aynı duruma düşürülüyorlardı.

Hızla köye aşağıya inmeye başlamıştık yamaçtan. Saat 3.00’de yola çıkmamız gerekiyordu gece 12.00’den önce evlerde olmamız için. Ağaçların arasından geçerken, köy çeşmesinin önünde bıraktığımız arabanın yanında bir jip görünce durdum. Derken bir jandarma minübüsünün arkasından dolaşarak ortaya çıkmasın mı! Çocuklara baktım hepsinin rengi değişmişti.

“Soğukkanlı olun çocuklar, dedim, bir tehlike olduğunu sanmıyorum.” Kemal, “bir tane asker var görünürde. Sessizce onu enterne edip, kaçalım arabaya atlayarak” deyiverdi.

“Bırak şakayı Kemal, sırası değil dedim hafif sertçe. İyi bakınız askeri jip değil, Ilgaz’dan gelmiş bir hükümet memuru olabilir. Haydi doğru minübüsün yanına gidiyoruz. Torbalarımızı içine yerleştirip, muhtar kasabadan geldiyse Ona bir merhaba diyelim!”

Kavakların arasından dereyi geçip, okul bahçesini çeviren çitten bakınca muhtar, oğlu ve iki yabancının yazıtların başında olduklarını gördük. Muhtarın oğlu az önce yazıtlar hakkında yaptığımız açıklamaları yinelemeye çalışıyordu. Taşın üzerinde kurumuş olan kağıt çıkartmaları da rulo yapmış elinde tutuyordu. Çitten kafamı uzatarak seslendim:

“Merhabalar Muhtar! Nerelerdesin sevgili dostum? Her gelişimde seni Ilgaz’da mı bulacağım?”

Muhtar “vaay hocam hoşgeldiniz, diye bağırarak karşılık verdi. Hele dolanın da buraya gelin! Kaymakam beyle sizleri bekliyorduk. Şu taşların sırrını bizlere de öğretin.” Kaymakam bey de karıştı bu çit ardı konuşmaya:

“Bakalım görelim yazılar definenin yerinden söz ediyor mu? Etse de bize söylemez ya Hoca, kendisine saklar!” diye şaka yaptı. Öğrenciler anlaşılmaz şeyler mırıldanırken bu sözler üzerine, ben çiti dolanmıştım.

“Siz de mi Kaymakam bey, siz de mi defineciler gibi konuşuyorsunuz?” diye sitem ede ede yanlarına geldim. Öğrencilere de gelmelerini, torbalarını arabaya daha sonra yerleştirmelerini seslenerek, oraya çağırdım. Merhabalaştık, tanıştık. Kaymakamın ikinci yılıymış, öncekini tanıyordum. Öbür bey öğrencilerle tokalaşmış, hoşbeşe bile başlamıştı. Sesi pek yabancı gelmedi. Bana doğru dönüp, kafasını kaldırınca ben çığlığı bastım:

“Vay Zeki’ciğim sen ha? Ne arıyorsun buralarda?” Birbirimize sarılıp öpüştük ve öğrencilere dönüp, “Çocuklar dedim, Zeki bey ziraat baş mühendisi Çankırı Ziraat müdürlüğünde. Yedeksubaylığımda en yakın yardımcım ve arkadaşımdı araştırmalarımda. Hafta sonlarında görev gezisine çıkarken beni de arabasına alırdı. Birçok yazıtları onun sayesinde buldum. Bölge Ziraat müdür yardımcısıydı o zaman.” Kaymakam:

“Zeki bey şimdi Çankırı bölgesi ziraat müdürü!” dedi. Zeki bey aldı sözü bu kez: “Bugünkü görev gezisini seni görmek için tertiplediK. Özlemiştim seni, iki yıldır uğramıyorsun, nerelerdeydin? Çankırı bölgesindeki yazılı taşlara ilişkin doktora tezi hazırlıyordun. Yüzyıllardır kuzu kuzu yatan taşlarımızı ne diye rahatsız ediyorsun be kardeşim? Şaka bir yana, bitti mi? Verdin mi tezini?”

“Verdim Zekiciğim, geçen Haziran ayında verdim. Ama araştırmalarım bitmedi. İlinizin zengin Eski Çağ kültür tarihine yeni katkılarda bulunup, daha da zenginleştirmek çabasındayız. Fakültede seminerler, konferanslar veriyor; yurtiçi ve yurt dışında mesleki ve bilimsel dergilerde makaleler yayınlıyor ve bölgenize hizmet veriyoruz. Zeki beyciğim araştırmalarımı ne güçlükler ve sıkıntılarla yaptığımı sen biliyorsun. Şimdi de öğrenci arkadaşlarım bu güçlükleri paylaşıyor, bana yardımcı oluyorlar. Sağolsun Kemal arkadaşımız, doldurdu bizi koltuksuz minübüse dağ-bayır demeden getirdi buralara.” Kemal:

“Rica ederim Hocam görevimiz! Siz de bizleri yetiştirmek için nelere katlanıyorsunuz.” dedi. Ben konuşmayı sürdürdüm. Doğrusu bir terslik hissetmiştim, onları etkilemek için sürdürüyordum:

“Çocuklarla yedi yerden yamaca yayılıp, Demirciler yaylasına dek çıkarak torbalar dolusu keramik parçaları topladı; çok eski toprak kap-kacak, ve küp parçaları bunlar!” ben birkaç parça çıkarıp elime alınca, Kaymakam sordu: “Merak ettim doğrusu, bu küp parçaları ne işe yarıyor hocam?”

“Bu parçalar yapıldıkları, kapkacak olarak kullanıldıkları çağları belirliyorlar.  Tarihçilerin çağlara ayırdıkları insanlık tarihi bölünmelerinde, kullanılmış olan araç gereç ve toprak kaplar birbirinden farklı özellikler taşıyor yapılış, renk ve desen yönünden. Bunları inceleyerek dönem saptaması yapıyoruz. Öztürk prehistorya yaptın sen, şu elimdeki parçalar hakkında neler söyleyebilirsin bakalım!” Öztürk parçaları eline alır almaz tereddütsüz konuştu:

“Bu ikisi kalkholithik çağ keramiği. O çağın sonlarına yani İ.Ö. 4000-3000 tarihlerine kadar götürebiliriz! Öbür elinizdeki prehistorik değil!”

“Çok doğru Öztürk! Görüyorsunuz ya, 6000 yıldan beri Kurmalar köyü topraklarında insanlar yaşıyormuş.” Filistinli Halil atıldı:

“Şu parça değil mi arkhaik?” diye sordu.

“Evet Halil diye yanıtladım, Arkhaik çağ keramiği bu! Bunlardan çok sayıda elimize geçti; İ.Ö 7.6. yüzyıllara aittirler. Ve de önemli olan; Ege adaları üzerinden, boğazlar ve Karadeniz yoluyla gelmiş Atina  site devletinden ithal edilmiş keramiktir.”

Sonra yazıtlardan sözettim. Geçmişi aydınlatan en önemli belgelerin bunlar olduğunu ve eski çağ insanlarından günümüz insanlarına gelen gerçekçi, özel ve ayrıntılı mektuplar gibi onları görmek gerektiğini söyledim. Sonra Hülya’ya söz verip, oradaki yazıtların anlaşılır bir biçimde tanımlarını yapmasını istedim.

Hülya yazıtları okuyup gerekli bölgeleri verirken, muhtarın oğlu bir bakraç ayran getirmişti. Muhtar doldurduğu tası tereddütle ikimizin arasına uzattı. Ben arada bir Hülya’nın taşı okumasına yardım ediyordum. Kaymakam tası muhtardan alıp,

“buyurunuz Hocam susamışsınızdır, yamacı yeni indiniz! İneliberi de konuşuyorsunuz ağzınız kurumuştur” diyerek bana uzattı. Tamam dedim içimden, konuşmalarımız gereken etkiyi yaptı. Adam bizleri dikkatle ve merakla dinlemiş, olumsuz hiçbir şey geçmemişti aramızda şu ana dek. Ayran tası dolaşırken Zeki bey patladı:

“İşte görüyorsunuz kaymakam bey! Bu arkadaşlar bilimsel ve tarihi araştırma yapmak ve bölgemize hizmet vermek yarışındalar; ta İstanbul’dan günü birliğine buralara gelmiş dağ-tepe, bayır-yamaç ve orman demeden dolaşıp hizmete hizmet ekliyorlar. Sıkıyönetim ve valilik ise İstanbul’dan bir grup anarşist Ilgaz dağlarında yuvalanmak için gelmişler diye, şu idealist insanları arıyor, cemseler dolusu asker çıkarmış!” Ben çok şaşırmış görünerek, “ne diyorsunuz siz Zeki bey Allahaşkına?” diye sordum. Hülya anlatmayı kesmiş ve diğer öğrenciler de aynı şaşkınlığı paylaşarak bize kulak kabarttılar. Bu kez kaymakam bey söz aldı:

“Haklı Zeki bey hocam, harıl harıl sizi arıyorlar. Benzinlikteki lokantacı Kastamonu’ya gittiğinizi söylemiş. Kastamonu müzesine telefon etmişler. Ayrıca isminizi saptamışlar ve ismen aranıyorsunuz! Çankırı valisi bana telefonla emir bile verdi. Meslektaşınız müze müdürü hakkınızda söylemediğini bırakmamış. Gizli definecilik yapıyor; askerlik yaparken saptadığı antik kalıntılarda, İstanbul’dan dedektör getirmiş gizli kazı yapıp çıkardığ eserleriı, gavurlara satıyor demiş. Ayrıca komünist olduğunuzu da eklemiş. Ilgaz çevresinde görüldüyse, mutlaka Kurmalar köyüne gitmiştir, diyerek yerinizi bile saptamış. Valinin odasında bizzat telefona çıkıp sizi, eşgalinizi tarif etti. Bereket o sırada Zeki bey arkadaş yanımdaydı. Adınız geçince bana gerçeği anlattı. Müze müdürü Ziya’nın sizi sevmediğini ve çekemediği için ihbar ettiğini söyledi. Onu sık sık çalışmaya zorladığınız ve eleştirdiğiniz için size ne büyük hıncı varmış meğer adamın!”

“İşte böyle arkadaşım. Kaymakam bey anlayışlı ve kültürlü bir insan. Onu ikna ederek buraya, seninle tanıştırmaya getirdim. Sağolsun kırmadı beni.”

“Yoksa, dedi kaymakam Zeki beyin bu sözlerine karşı, karakol komutanını bir manga askerle gönderip, sizleri yakalatarak sıkıyönetime teslim edecektim, emir almıştım.”

Özellikle Ziya’nın yaptığı terbiyesizliğe bozulmuştum. “Ben gizli definecilik yapıyormuşum ha, dedim, vay utanmaz herif; meslektaş olacak! Sonra ben onunla askerliğim sırasında da, sonraki görüşmelerimizde de bir kez bile politik tartışma yapmadım. Nereden biliyormuş komünist olduğumu? Yok daha neler! Çocuklar çıkarın kimliklerinizi! Bakınız bu izin belgesi, Kültür Bakanlığı Eski eserler ve müzeler genel müdürlüğü tarafından verildi bana; birer kopyası valilik kanalı ile müze müdürlüğüne gitmiş olması gerek! Araştırma yapacağımız yerlerin adı yazılı olduğu gibi, katılacak öğrencilerin isim listesi de ekli. Buyurunuz karşılaştırınız arkadaşların kimlik kartlarıyla!”

Kaymakam:

“Rica ederim Hocam, size inanıyorum karşılaştırmama gerek yok! Ancak rapor yazmam gerekecek onun için bana lütfen araştırma belgenizin tarih ve sayısını söyleyiniz.” Deyince ben belgenin kendisini uzattım. Sayı ve tarihi not alırken, yazacağı raporda köye geldiğini ancak bizlerin ayrılmış fakat araştırma izin belgesinin bir kopyasını bırakmış olduğumuzu yazacağını söyledi. Kaymakam belgeyi bana geri verirken Muhtar;

“Kaymakam bey artık konuşma ve soruşturmalar bittiyse, eve gidelim. Petekten yılın ilk balını sizler için çıkardım, sofra hazır dedi. Haydi benim güzel Hocam! Ben sizi tam beş yıldır tanıyorum; ne yaptığınızı ne ettiğinizi ben köylü kafamla anlıyorum da, o müze müdürü olacak bodur -bir kere birlikte gelmiştiniz Çankırı’da askerliğinizi yaparken - anlamıyor mu? Haydi çek öğrenci arkadaşları da eve gidelim!” Çocuklar bana bakıyorlardı.

“Muhtar dedim, sevgili dostum! Siz de kaymakam bey de bizi bağışlayınız. Sizler oturup rahatça balınızı yemeğe bakın. Bizim hemen yola çıkmamız gerekiyor, saat 3.00’ü geçiyor. Biliyorsunuz geceleri sokağa çıkma yasağı var, gece 12.00 da evlerimizde olmalıyız!”

Muhtar “Olur mu Hocam? Bu gece kalır konuğum olursunuz. Hepinize yetecek yatağım var, üzülmeyiniz!” diye ısrar edince,  “biliyorum, kalmadığım yer değil eviniz, dedim. Üstelik yarın dersimiz var, derse yetişmek zorundayım. Şunu söylüyeyim, bal hakkımızdan vazgeçmiş değiliz. Gelir gelmez evi ziyaret edip, yengeyle hoşbeş de ettik. Yengeye haber salın; her birimize birer yufka, bir dalak da bal koyup çıkın yapsın göndersin, yolda paylaşır yeriz!”

Hemen muhtar oğlunu bir koşu eve gönderdi. Bizler çantalarımızı yüklenerek, köy çeşmesinin önünde bekleyen minübüse  yerleşmiştik herkese “sağlıcakla kalın” diyerek. Elbetteki çıkınımız gelmişti. Genç kaymakam bize son olumlu davranışını da gösterip, kaymakamlık jipinin sürücüsüne bize refakat etmesi buyruğunu verdi. Benzinliğin birkaç km. kuzeyinden Ilgaz’a ayrılan yolu izlemesini ama ilçeye girmeden, Kastamonu-Gerede yoluna bizi çıkarmasını söyledi. Ben, benzinliğe uğramamız gerektiğini düşünüyordum, benzin almamız için. Kaymakam konuşurken Kemal’e yaklaştım. Anlamıştı endişemi anlamıştı. Kulağıma eğilip, “Üzülmeyin Hocam dedi, bizi İzmit’e götürecek kadar yedek benzinim var!”. Bu arada göreve çıkmış olan iki şube jandarmasını da Ilgaz yol ayrımında bırakacaktı kaymakamın şöförü. Ne şöför ne de jandarmalar okulun önündeki tartışma ve konuşmaları dinlememiş ve hakkımızda birşey bilmiyorlardı. Kaymakamla Zeki bey “çek jipi Kurmalara bal yemeğe gideceğiz!”, demişler şöföre o kadar.

Boğaz yarı gölge içindeydi. Köyün arkasındaki yüksek tepenin sivri dorukları ise güneşin ışıklarıyla Pontus krallarının altın tacı gibi parlıyordu. Arkamızda kalan ve güneye doğru uzanan baş döndürücü uçurumlarında doğal ve el yapısı çıkılması olanaksız mağaralarıyla bıçakla kesilmiş gibi yüksek kayalıklar, arkalarına sık çam ormanını almış akşam güneşini, ayna gibi Kurmalar’a yansıtıyordu. Sanki, Mithridates Ktistes’i tam 2200 yıl önce ben korudum Antigonos’un zulmünden; vahşi hayvanlarımla kartal yuvalarımda ben besledim güçlendirdim diye sessizce homurdanıyordu. Dikiz aynasından arkada uzaklarda sarı sarı parıldayan uçurumları izlerken, kafamdan geçenler kulaklarımda uğulduyor olmalıydı. Kemal’in ansızın bir çıkışı, uçurumlardan bana ulaşan bu sessiz haykırışı kesiverdi:

“Yahu herkes susuyor, hiç kimse konuşmuyor. Ölü evine benzettiniz arabamı! Kazasız belasız atlattık sayılır Kurmalar macerasını, balla tatlıya bağlandı.”

Gülünecek, hele fazla konuşulacak an değildi, yokuş aşağı dar büklümler alıyorduk.

“Konuşurken arkana bakma Kemal! diye uyardım, öndeki cipi dikkatlice izle, gözden kaçırma onu. Evlerimize dönünceye dek de tehlikeyi atlattık sayılmaz. Darbeciler söz ve düşünce özgürlüğümüzle birlikte gezi ve araştırmalarımıza da engel oluyorlar!” Kemal şakayı elden bırakmıyordu:

“Aman Hocam olacakları, olasılıkları düşünüp de kafamızı bozmayalım, deyip sözü değiştirmeyi denedi; hocam inşallah bal hepimize yeter. Ne diye bir dalak istediniz? Bir dalak beni bile doyurmaz hocam!” Yeme işleriyle görevli Sevim karşılık verdi:

“Üzülme Kemal, Hoca bir demişti ama iki dalaktan fazla bal koymuş Muhtarın hanımı. Bir kg. dan fazla köy peyniriyle on tane de yufka var. Üstelik ben bal payımı da sana veririm, pek başım hoş değil!” Kemal ağzı kulaklarına vararak, “Yaşşa be Sevim! dedi. Sürücüyü iyi besleyiniz ha?” Bir süre sustu. Az sonra birdenbire:

“Şu benim köylümün cömertliğine hayranım diye konuşmaya başladı ciddi bir tavırla, hayranım doğrusu. Yemez yedirir, hiç istemez ama hep verir. Çalışır emek harcar; kazanırsa Allah verdi der, kazanamayınca hiç kafa yormaz ve yine Allah’a şükreder. Kafasındaki ‘vermedi Mabud, neylesin Mahmud?’ dur. Ne atasözü be! Aklı, düşünmeyi, us yürütmeyi nasıl da engelliyor!” dedi, birden susarak gülmemizi bekledi galiba. Ama gerçeklere gülünmez ki!

“Kemal dedim, bazan gerçekten filozof kesiliyorsun! Köylümüz düşünmeye, neden ve niçinleri sormaya başlamış olsaydı, hiç bu durumlara düşer miydi ülke? Kolay mı sanıyorsun? Altı yüzyıl boyunca, Tanrıdan başka padişahlara da kulluk etmiş bir toplumuz! Padişahların, yönetenlerin “kulu-kölesi olmak! Uslu durmak, dilinin ucunu yaşlamamak” kavramları insanımızın kafalarında perçinleşip, hücre hücre kuşaktan kuşağa geçmiş ve genlerimize işlenerek yaşama biçimine dönüşmüş. Daha iyisi de, daha kötüsü de, hep yukarıdan uygun görüldüğünde verilir. Hiç isteyebilir mi? Hiç soru sorabilir mi? Ona göre kadere alınyazısına kulluk etmek gerekir; ölüme de öldürmeye de seve seve gider bunun için…”

Bolu’dan sonra üç kez arabamız durduruldu. İzmit’e girmeden, iki saatten fazla arama kuyruğunda bekletildik. Kurmalar muhtarının ilk oğul balını bu sırada yedik. Üniversiteli oluşumuz arama ve kimlik yoklaması yapan sıkıyönetim görevlilerini fazla meşgul ediyordu. Ceplerimiz, çantalarımız hakarete varan sözler sarfedilerek aranıyordu. Arayan iki askerse birden beşe yükseliyor. Ellerimizi başlarımıza koydurtup, ellerindeki listeleri tarıyorlar ve yüzümüze bakarak arananların fotografları inceleniyordu. Eğer fotoğraflar sakallı ise kaşımızı, gözümüzü ellemekten, burnumuzu kulağımızı bükmekten çekinmiyorlardı. Keramik dolu çantalar sorun olmuştu. Her seferinde yerlere boşaltılarak çantalarda silah arandı.

Üçüncü arama sırasında, ekipleri kontrol eden bir sıkıyönetim albayı geçiyordu. Arayıcılar ona  selam çakıp Üniversiteli olduğumuzu söyleyince, jipinden inerek aramaya eşlik etti. Arabanın içine baktığında keramik parçalarını görünce,“Hoca bunları mı araştırıyordunuz dağlarda? Yazık Devletin Üniversitelere harcadığı paraya! Gözünüze dizinize dursun aldığınız maaş! Siz üniversite hocaları ya küpçü yetiştiriyorsunuz bunlar gibi ya da anarşist! Anarşistler düşmanımız, ama sizden daha saygıdeğerdir; inandıkları amaç uğruna savaşıyor ve canlarını vermekten çekinmiyorlar. O aptallar da akıllarınca, halkı sömürülmekten kurtarmaya soyunmuşlar!  Bırakınız gitsinler şu küpçüleri. Bunlardan ne köy olur ne kasaba” diyerek hakaretler yağdırdı bize. Kültür ve bilgi yoksunu bu tip yüksek subayları çok görmüştüm askerliğim sırasında. O kırık küp parçalarının ne denli önemli olduklarını albaya anlatmak gereksizdi, kafasına girmezdi. Kendilerinden küçük rütbelilere emir vermekten, bağırıp çağırarak küfretmekten başka birşey bilmeyen yüksek ideal sahibi(!) bu tür komutanların biraraya geldiklerinde tek tartışma konuları, bacakarası organları üzerineydi. Sadece emir verir ve emir uygularlar; koşullandırılmış ve kilitlenmişlerdir emir komuta zinciriyle. Serbest düşünceye, karşı fikre asla tahammülleri yoktur.

Albayın aşağılayıcı “küpçüler!” nitelemesini, tartışa tartışa Hereke’nin girişine ulaşmıştık ki, arabadan kısa aralıklarla patırtılı sesler gelmeye başladı. Saat 10.00 a yaklaşmıştı. Yavaşladığımızda kesilen “pat patlar!”,  hızlanınca artıyordu. Kemal arabayı sağa çekip durdurdu. Birlikte inmiştik. El feneriyle yoklayınca, arka tekerlerden birinin dış lastiğinde kocaman bir çatlak olduğunu farkettik. Ayağıyla vurarak kontrol ettikten sonra Kemal, “Hocam dedi, 20-25 km.yle gidersek bir tehlike yok. Yedek lastiğim de yok ne yazık ki! Daha 50 km. den fazla yolumuz var, sokağa çıkma yasağından önce evlerimize ulaşamayacağız. Ne yapalım? İsterseniz Hereke’yi çıktıktan sonra yolun dışına çekip minübüste sabahlayalım.” O sırada Öztürk de yanımıza gelmişti. “Bizim ev Bostancı’da dedi. Tünele girmedensola sapıp, arka sokaklardan geçersek 2 km. bile gitmeden, bizim eve ulaşırız. Haydi Kemal yavaş yavaş gidelim bizde yatarız!”

Ama gidemedik Öztürk’lere. Bizi son bir karşılama daha bekliyordu. Aradan iki saat ya geçmişti ya geçmemişti. Tam Bostancı tünelinin başında çevirdiler bizi. Sokağa çıkma yasağı başlayalı 15-20 dakika oluyormuş; bu saatte nasıl biz yolda olurmuşuz sıkıyönetim izni olmadan? Kürt onbaşıya, arabamızın tekerleğini göstererek niçin geç kaldığımızı anlattık. Sokağa sapınca, çok değil iki-üç dakika sonra evde olacağımızı söyledik. Öbür askerle tompsonları üzerimize çevirmiş beklerken, Onbaşı beni üstü açık jipe çağırdı ve yavaşça “hocam dedi, kusura bakmayın. Bunların hepsinin analarını .ikeyim, alayı it! Yoksa sizleri bırakırdım. Beni yüzbaşıya şikayet ederlerse, zaten adımız kuyruklu Kürt, kuyruğumuzun dibine kor namussuz! Yedi bayram anamızı ağlatır, insafsız Allahsızın teki! Telsizle bildirmem gerekiyor. İşin acı yanı ise kendisi de Kürt oğlu Kürt, Elazığlı! Hocam anlayacağın Kürt’ün en büyük düşmanı gene Kürt!.”

“Öyle demeyin! Doğru değil bu!” dediysem de sözümü kesip,“doğru Hocam doğru! diye ısrar etti. Kürt avı Doğu’da çoktan başladı. Göreceksiniz Kürtleri kürtlere kırdıracaklar!” Telsizini düğmesine bastı:

“Komutanım, yüzbaşım ben Abdullah Dicleli, tamam.” Yüzbaşı:

“Ne var kuyruklu? Bir vukuat mı var? Tamam.”

“Vukuat yok komutanım tamam! O kadar önemli değil. Bir araştırma grubunun arka tekerleği yarılmış, bu yüzden gecikmişler, tamam! 2 km.lik yolumuz var diyorlar, bırakayım mı? Tamam.”

“Ne diyorsun ulan kuyruklu? Hangi araştırma grubu? Tamam.”

“Üniversiteli bir grup öğrenci, hocalarıyla birlikte dağlarda araştırma yapıyorlarmış. Tamam.”

“Nereye bırakıyorsun ulan! Üniversiteli mi? Analarını .ikeyim hepsinin! Ne araştırması be? Kimbilir dağlarda neler yapıyorlardı! O bahaneyle dağdaki eşkıyaya yardım sağlıyor ve onlarla haberleşiyorlardır mutlaka. Tamam. Doksan gün içeride kalsınlar bülbül gibi nasıl şakırlar göreceksin. Tamam. Çok dikkatli olun. Elleriniz tetikte birkaçınız arabalarına binin, jiple önlerine düşerek Fikirtepe Sıkıyönetim karakoluna alın. Tamam. Yarım saate kalmadan gelir teslim alırım onları! .ikerim analarını, gelirsem dürerim defterlerini. Tamam.” Telsizi kapatan Onbaşı üzgün üzgün,“haydi hocam dedi, doğru sıkıyönetim karakoluna!” Yüzbaşının küfürlü buyruklarını duyduğumdan, ben alıklaşmış bakıyordum. O tamamladı sözünü: “Yandınız hocam. Eğer şansınız varsa, bir görev çıkar ya da unutur gelmez!”.

On dakika sonra Sıkıyönetim karargahı haline sokulmuş Fikirtepe Eğitim Enstitüsü binasındaydık. Koca bir konferans salonu, sokağa çıkma yasağına uymamış yurttaşlarla doluydu. Salonun öbür başında masalara oturmuş birkaç assubay, askerler ve bir de yedeksubay vardı yazıp çizen kayıtlar yapan. Bizi onlara teslim edecek olan Diyarbakırlı kürt onbaşı bana dönüp, yavaşça, “hocam şansınız varmış, yüzbaşı gelmeyecek galiba. Önümüz sıra bir telefon gelmiş, ona iletmişler! Mutlaka karısıdır, aleme caka satıyor ama karısı -afedersiniz!- sıç derse sıçıyor, sıçma derse götünde bekletiyor!” diye konuştu. Hepimiz ikişerli sıra olmuş, salonun ortasından koltuklar arasından geçerek, ön tarafa ifadelerimizi vermeye-teslim olmaya gidiyorduk. Kemal yanımda yürüyordu.

“Bu kez galiba yakayı iyiden ele verdik, dedi yavaşça. Her gittiğimiz yerde farklı bir karşılama yapıldı. Bu üçüncüsünde koca günün yorgunluğunu sıkıyönetimde geçireceğiz. İnşallah uzun sürmez. Bir de Çankırı’dan buralara telsiz zinciri çekildiyse yandık demektir!”  Onbaşının az önce benimle konuştuklarını ve yüzbaşının bizler için söylediklerini duymamışlardı öğrenciler. “Göreceğiz Kemal. Birkaç dakika içinde sonumuzun başlangıcına tanık olacağız!” dedim. Onbaşı yedeksubaya bir selam çakarak, bizleri teslim edip döndü. Yedeksubay:

“Üniversiteden bir grup öğrenci. Az önce yüzbaşı sözünü etti. Hangi Fakültedensiniz? Ne araştırması yapıyordunuz bakalım? Hoca siz misiniz?” diye peşpeşe soruları sıraladı. Ben Edebiyat Fakültesinden olduğumuzu söyleyip, Genel Müdürlüğün izin belgesi ve hüvviyetlerimizi masanın üzerine koyarak, açıklamaya başlamıştım ki, asteğmenin sağında oturmuş birşeyler yazmakta olan genç assubay birden kafasını kaldırıp,“vay hocam, asteğmenim siz msiniz? Ben Çankırı assubay okulundan öğrenciniz Cemal, deyip elimi sıkarken, benim konuşmama bile meydan vermeden komutanına anlatmaya başladı:

“Hocam askerliğini bizim okulda yapmıştı. Bir yıl bize hocalık yaptı. Kendisini çok severdik, yabancı dili onun sayesinde sevdim ve zevkle çalıştım. Assubay olduktan sonra da bırakmayıp geliştirdim. Nasılsınız Hocam? Ta o zamanlar başladığınız araştırmaları hala sürdürüyor musunuz? Hatırlıyorum her hafta sonu Çankırı yerlisi bir arkadaş bulur köylere araştırmaya çıkardınız. Bitmedi mi daha?” Ben, “bitmedi, bitmez de kolay kolay!” diye mırıldanırken asteğmen:

“Mademki Hocayı yakından tanıyorsun dedi, siz alın ifadelerini! Ben diğerleriyle ilgileneyim!” Eski öğrencim, yanımızdan ayrılan asteğmenin arkasından kötü kötü bakarak söylendi:

“Ne ifadesi alacakmışım? Hocamla azıcık sohbet etmek istiyorum o kadar. Haydi arkadaşlar siz şu ilerideki boş sandalyelere oturunuz. Biz hocamla biraz anılarımızı tazeleyelim.”

Zaten az önce hemen bir sandalye bularak beni yanına oturtmuştu. Askerlik günlerinden konuştuk. Ortak tanıdıklarımız bazı subayları çekiştirdik, bazılarını övdük. Bu arada sakıncalı olmadığımızı belirten bir tutanak gibi birşeyler hazırlayıp, ifademi almış gibi imzalattı. Müşterileri artmıştı, onlarla ilgilenmek zorundaydı assubay.

Öğrencilerimin yanına gittiğimde, koltuk tipi geniş tahta sandalyeler üzerinde kıvrılmış uyuyor buldum onları. Yanındaki boş sandelyeye iliştiğimde Kemal tek gözünü aralayıp:

“Mutlaka saat 5.00’i garantiye aldınız Hocam. Sabahleyin koyvercekler değil mi?” diye sordu.

“Elbette, ne suçumuz var?” dedim gözlerimi kapatarak.

“Öyle demeyiniz hocam. Heryerde bir tanıdığınız çıkmasaydı, bize çok suç yüklerlerdi içeriye atmak için. Biz de o yüklerin altında kolay kolay belimizi doğrultamazdık. Demin arkadaşlara da söyledim…”

“Bırak artık konuşmayı. Saat neredeyse sabahın 3.00’ü, 2 saat olsun uyuyalım! Yarın dersimiz var; belki sizler gitmeyeceksiniz, ama ben zorunluyum ders yapmaya. Biliyorsun üniversiteler askeri işgal altında. Dekan yetkisinde bir yüzbaşı karargah kurmuş fakültede; hocalar izleniyor, derslere giriş çıkışlar kontrol altında!..” Kemal da gözleri kapalı mırıldanıyordu:

“İçimiz dışımız asker oldu, Allahına yandığımın memleketinde!..”